Saturday, August 7, 2010

Çocuklar gibi

Sezen aksu’nun çocuklar gibi şarkısının sözleri Sabahattin Ali’ye aitmiş.

Bazı insanların inanılmaz özgün bir üslubu var, nitekim çocuklar gibi şarkısı da Kürk Mantolu Madonna’da geçen bir cümleyi okurken aklıma geldi. Adam kitabını okurken şiirini hatırlattı kısacası. Vay anasını.

Kitabı dün gece 2'ye kadar okumuş,bitirmiş ve doludizgin Sabahattin Ali rüzgarına kapılmışken değinmek istedim.

Şarkıya gelecek olursak, bende hep böyle olur, bazen bazı şarkılar sizi öyle bir yakalar ki anlam bile veremem ben bu şarkıyı neden bu kadar çok seviyorum diye. Onur Akın’ın seviyorum seni şarkısı vardır mesela, lisede keşfetmiştim gizli gizli dinlerdim. Sonra üniversite 2. sınıfta bir gün İstiklal’de yürürken duydum, şarkıyı dinlediğimi söyleyemedim, vitrindeki bir şeyi beğenmiş gibi yapıp oyalanmıştım. Ne zamanki sözlerinin Nazım Hikmet’in bir şiirinden olduğunu öğrendim, melodisinde hiçbir özgünlük olmayan hafif arabesk şarkının beni nasıl o kadar derinden yakalayabildiğini anladım. Sırf beni değil hatta, geçen ay arkadaşlarım bize geldiğinde çalmıştım, değiştirecekken koro halinde “değiştirme!” diye bağırmışlardı.

Dönem dönem bir şeylere kapılırsın ya, bende en çok yazarlar da olur mesela. Bir kaptırdım mı bir süre sadece tek yazar okurum. 3 sene önce de Aziz Nesin’e kaptırmıştım. Hani bazen sadece kendin ne düşündüğünü söyleyebilmek için soru sorarsın ya karşındakine. Sanki durup dururken gelen “Sen kim olmak isterdin?” sorusu en az damdan düşer gibi söyleyeceğin “Ben Aziz Nesin olmak isterdim” lafı kadar garip değilmiş gibi... Öylesine cevabı bile beklemediğim aptal bir soru yöneltmişken karşımdakine, “ben kendim olmak isterdim ama kimin eserlerine sahip olmak isterdin dersen Sabahattin Ali” demişti hayatta tanıdığım en az konformist olan insanlardan biri...

Kendim olma fikrine de alıştım sanki.

Türkiye'de yazarlar mütemadiyen öldürülür biliyorsunuz. Sabahattin Ali'nin ölümüyle ilgili de bugün gazetede bir yazı vardı tesadüfen, belki ilginizi çeker.

Thursday, July 29, 2010

macarların yardım çığlıkları

blogumun adresini yazdığımda, kudüs fotoğrafıyla birlikte bible studies bilgileri veren bir site çıktı. hayırdır inşallah. cat stevensish.

anlatacak çok şeyi olan insanların, kendiliğinden bunları anlatmaması ne kadar acı aslında. dedemle oturduk tv izliyoruz, budapeşteyle ilgili bir gezi programı. 1956 yılında ruslar macaristanı işgal ederken, macarların "gelin, bizi kurtarın"* diye bütün dünyaya yolladıkları yardım çığlıklarını günlerce radyodan verdiklerini anlattı.

tarihle ilgili bu arkaplan hikayeler beni çok etkiliyor. one death is tragedy. a million deaths is statistics, etkisidir belki de.

*kimse kimsenin yüzü suyu hürmetine kahramanlığa soyunmuyor tabii. hele de ruslara karşı. komik gördüm sizi macarlar...

of bu arada ben de bu eskiler konusunda baya iyiyim, program bitince başka kanalda film izlemeye başladık, eski film, dedem aktörün adını hatırlayamadı da ben bildim. burt reynolds.

aa farah fawcett de var. ilginç bir şeye benziyor. bakayım biraz.

Friday, July 2, 2010

2 Temmuz


En güçlü ifade biçimi dediğin zaman karikatür gelir aklıma hep. En zorudur karikatür; ya hiçbir şey söylemeden ya da sadece birkaç sözcükle, 2-3 karede anlatacaksın ne demek istediğini. Bırakacaksın eserin kendini anlatacak. Çok zor. O yüzden bu kadar değerli zaten. O yüzden bu kadar nadir bir yetenek.
Çok keskin ve kıvrak bir zekanın ürünü.  Ve o yüzden de o keskin ve kıvrak zekaya karşı tolerans bu kadar düşük zaten... Sonuç;

2 temmuz. Sivas Katliamının 17. Yılı.

Aynı dili konuşup, aynı havayı solumuş olmaktan en çok gurur duyduğum insanlardan birini katletmek için bir araya gelmiş binlerce, milyonlarcasının günü.

Böyle demem onu kızdıracaktır aslında, yaşamını toplum psikolojisiyle mücadeleye ve bireyselciliği yeşertmeye adamış her insan gibi.

Ama herkes o kadar güçlü gelmiyor bu hayata. Bazıları tutunabilmek için destek arıyor.

Çok da bir şey yok söylenecek, Genco Erkal'ın Sivas '93 oyunu hala devam ediyor mu bilmiyorum ama rastlarsanız mutlaka gidin...

O günün ardından yapılan bazı karikatürlere bu adresten ulaşabilirsiniz.


Monday, June 21, 2010

Öğreten, öğrenir.

Yazarken sık sık dil konusuna gelmemden anlamışsınızdır ki ben gerçek bir fanatiğim. Bu fanatikliğim sadece yabancı dile karşı değil, türkçeye karşı da aynı merakı duyuyorum ve anadilim olmasına rağmen o açlığı hissediyorum kesinlikle tatmin olmuş değilim! Dili kullanmak müthiş bir yetenek. Kendini minimum kelimeyle ifade etmek dili kullanmak değil, konuşmak bile sayılamayacağı için onu es geçiyorum. Ama istediğin kadar kitap okumuş ol, kelime haznen geniş olsun bunları konuşurken kullanabilmek, usta manevralar yapabilmek gerçekten büyüleyici. Böyle birini saatlerce dinleyebilirim diye düşünüyorum.

Amatör. Profesyonelin zıt anlamlısı olmanın yanı sıra latince "amat- amor- am-" yani sevmek kökünden geldiğin duyduğumdan beri bu kelimeyi daha da çok seviyorum.


Yabancı dil konusunda da amatörlük her zaman baki. İnsan yabancı dil söz konusu olunca daha da sabırsız oluyor, bir an önce belli bir seviyeye gelmek istiyor. Çünkü her ne kadar dili sevsen ve kendini dolambaçlı yollarında kaybetmek istesen de bir yandan da en kestirme yoldan sonuca ulaşıp onu iş hayatına uyarlamak ve paraya dönüştürmek zorundasın. Büyüklerimizden zaman zaman işitilen "sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap" dengi bir durum söz konusu burada. Kendini garantiye al da sonra naparsan yap gibi...


13 yaşından beri "sihirli değneğin olsa ne yapardın?" sorusuna olan cevabım hiç değişmedi; bütün dilleri konuşabilmek. (13 yaşına kadar olimpiyat şampiyonu olmak istiyordum.) Bir dilde uzmanlaştığın zaman yapabildiğin o çift anlamlılıkları, zeka pırıltılarını görebilmek, hissedebilmek. Divan edebiyatındaki gibi kıvraklıkların başka dillerdeki yansımalarını inceleyebilmek (hoş o da başka dil sayılır ne de olsa arapçaydı.) Ütopik bir dünyada bunları yapabilmek ne kadar güzel olurdu.


"Ölü dil,""amaan, ne işine yarayacak" kaygısı gütmeden latincenin köklerine insen halbuki, o etimolojiyi hatmettikten sonra üstüne Roman dillerini inşa etsen, çıkarımlarda bulunsan neyin neden nasıl gelişmiş olduğuna dair...


"Öğreten, öğrenir." Qui docet, discit latincesi. O gün internette dolanırken rastladım çok etkiledi. öğrenme aşkına yapılıyormuş her şey diye düşünüyorum. Günümüzün pragmatizm girdabındaki dünyasında ancak üstün zekalıysan ve kendini bilime adarsan böyle bir lüksün oluyor, insanlar seni maddi manevi destekliyor ve sen ne yaparsan bilim aşkıyla yapıyorsun. (O da ancak gelişmiş ülkelerde. O gün Ali Nesin'in yazısını okuduktan sonra emin oldum ki buralarda iki türlüsü de yok.)



Halbuki şimdi (paralel evrenlerin bu aciz versiyonunda) misal latinceyi (onla başladım, onla gideyim) öğrensen öğrensen iş hayatında kullanmak, belki insanları biraz etkilemek için öğreniyorsun. Olabilecek ulvi amaçlara kıyasla ne kadar ucuz. Öğrenmek bile değil aslında ezberlemek. Al bir Roma Hukuku kitabı ezberle mesela. Hem millet 1. sınıfta gördü, hatırlamıyordur da, hadi yine iyisin, işin kolay. Ya da mare nostrum diye dövme yaptır, Deniz Gezmiş'e atıfta bulun, ben siyasetten de anlarım, çok yönlüyüm havalarına bürünürsün hem.

Acıklı hakkaten.

Tuesday, June 15, 2010

Kafatasçı geldi 'aanıımmmm

Bugün kendi kendime çok güldüm. Kendi kendime başka bir şeye gülmedim, kendime ve düştüğüm duruma güldüm. Hakkaten büyük konuşmamak lazım, elime geçen her fırsatta aşırı milliyetçi kesime, ülkücü, kafatasçı gibi bilumum yakıştırmada bulunan ben, bir olay olduğunda sıcağı sıcağınayken, uzun uzadıya düşünmeden verdiğim ilk tepkide aynı bir MHP’li gibi düşünüyorum. Nitekim Hürriyet Pazar’ın MHP milletvekili Deniz Bölükbaşı ile yaptığı röportajın ilk sayfaya yansıyan cümleleri şunlar;
“Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Filistinliyiz diyoruz. Hepimiz Türküz demiyoruz. Filistin bayraklarıyla cenaze namazı kaldırıyoruz Türk bayrağı yok.”

Kaderin cilvesi diye buna deniyor galiba bir gün kafatasçı de ertesi gün fikirdaş ol :)) Çocukluktan aşıladılar bu milliyetçilik damarını galiba ne bileyim, ne kadar ben bireyselciliğe inanıyorum desen de kendini gösteriyor. Gerçi kendi kendimi yemeği düşünmüyorum, çünkü ne de olsa zayıf mahlukatlarız ve kendimizi tanımlamak ve ifade etmek için belki de sınırları önceden belirli kavramlara ihtiyaç duyuyoruz. Yine de bunun farkında olmak bile güzel bir şey bence, en azından bunu kabul ederek başka insanlara karşı kalıplaşmış önyargıların olabileceğini de kabul edersin ve bunları bulup yoketmek için çalışmaya başlarsın. Bir bakmışsın uluslarüstü, sınırlarötesi bir insan olup çıkmışsın :)))

Yoksa Hintliler pis, Fransızlar ukala ve hatta Kayserililer kurnaz, Adanalılar ayı nereye kadar. Bir de o kadar sık duyuldu ki hani Kanlıca’nın yoğurdunun meşhur olması gibi bir gerekçe içeriyor sanki, artık kanıksandığı için...

-Ayol şekerim bilmiyor musun? Adana’nın ayıları meşhur...
-E gidip yiyelim o zaman bir tane?!

Bu arada hakkaten ne büyük konuşsan başına geliyor, istisnası yok. Cmt akşam Marmara hotelin önünden geçerken güzel giyinmiş 2 tane kız vardı çiçekliğin ucuna ilişmişlerdi, ikisi de telefonuna bakıyordu, mesaj falan yazıyorlardı, şaşırdım Allah Allah dedim, arkadaşım şakayla karışık, belki telekızlardır ne de olsa otel önü falan dedi. 48 saat bile geçmeden aynı arkadaşımla aynı çiçekliğin ucuna ilişmiş telefonda birine ulaşmaya çalışıyorduk ve ben etek giymiştim J

Sunday, June 13, 2010

xxx


Bir gün sabah kalkıp eğlenmeyi hiç bilmediğini farketmek.. Eğlenceyi sürekli başka değişkenlere endekslemiş olmak... Sadece sitede dolanması bile çok eğlenceli olan, üstüne üstlük lokal insanlarla tanışma fırsatıyla bedava tatil sunan siteye üyeliğinin 4 aydır girmediğin için deactivé olması.. Ardarda 2 kere hem de... Daha 23 yaşında...

Yazmamak.. Neden yazmadığını sorgulamamak.. Yaşamamak...

Oradan oraya savrulup durmak... Bu akıntıda güzel insanlarla tanışmak aslında, ama durup değerlendirecek, özümseyecek bilinçten yoksun olmak..

Mutsuz değil uyuşmuş olmak... Antidepresan falan da kullanmadan hem... Düşünmeyi reddetmek.. Aşık olmuş olabileceğini bile rüyalar vasıtasıyla fark etmek... Kaç vasıtayla gidileceğinin belli olmaması... İlginç bir şekilde tepki vermemek.. Daha önce en küçük hoşlanmada ortalığı birbirine katarken...

İnsanların daha dikkatli bakması, yüzünü, mimiklerini incelemesi, gözlerinden derin anlamlar çıkarmaya çalışması.. Sonra boş bakışlarının onlara ipucu vermeyeceğini düşünerek olsa gerek, yavaşça “sen çok değiştin” demeleri, sonra kibarlaştırmak isteyerek “sakinleştin” demeleri, sana bir zamanlar histeri adını takmış insanın bile insanlara ne kadar ciddileştiğini söyleyip durması.. Durduğun gibi durduğun zaman insanların ciddi addettiğini farketmek...

Ve şimdi devam etmek,


Sıkıldım kedi seveceğim biraz...

Tuesday, June 1, 2010

Yankılar


Bütün olanlardan sonra kafayı toparlamak biraz zor ama tek bir cümleyle özetlemek gerekirse ben dün dinin milliyetten daha önemli olduğunu gördüm.

İsrail yaptı, yine kabağı bizim başımıza patlattın diyorsunuz belki de ama dün ben bir kez daha insanların kendini belki haklıyken nasıl da haksız yere düşürebildiğini gördüm.

31 Mayıs 2010 günü Taksim’de yapılan protesto gösterilerinde tek bir Türk bayrağı yoktu. Keza İskenderun’da öldürülen “Türk” askerler de kimsenin umrunda değildi.

Beni teknik detaylar çok ilgilendirmiyor açıkçası, yok İsrail şu limana değil bu limana yanaş demiş de yok bilmem ne... Kardakla ilgili teknik detayları kim hatırlıyor? Popülist yaftası yapıştırılan Yılmaz Özdil çok güzel yazmış bugünkü yazısında ve belki de sırf bu yazı yüzünden izleyici kitlesinin yarısını kaybetmeyi göze alarak... Ya gerçekten sapla saman ayıramıyorlar, ya da aslında her şeyi çok iyi ayırıyorlar da böyle kullanmak işlerine geliyor. Dediğim gibi artık kimsenin Türklük umrunda olmadığı için, ortak değer olarak türklüğü paylaştığı kişiler de umrunda değil. Müslüman mısın değil misin, tek soru bu.

Çok yakında kimlik tanımı sorularına “Türküm” diye cevap veren bir avuç insan kalacağız. Hatta biraz melankolik biraz buruk bir gülümsemeyle bakacaklar yüzümüze, aynı geçen yaz tanıştığım, ısrarla “ben çekoslavakyalıyım, çekoslavakya’da doğdum ve benim için seçim yapmak mümkün bile değil” diyen kadına benim baktığım gibi...



ve ben dün malesef yeniden 6-7 Eylül potansiyeli gördüm. Fundamental ırkçılığın esas olduğu ülkemde 55 senede bir arpa boyu yol katetmekten bahsetmek ne yazık ki mümkün değil.

Etrafta duyuyorum işte "Hitler hepsini öldüremedi kalanlar bunları yapıyor" falan filan. O yere göğe sığdıramadığınız Naziler 20 sene önce de Türkleri öldürdü, kimse hatırlamıyor galiba. Aa pardon Türkler kimsenin umrunda değildi, unutmuşum...

Saturday, May 22, 2010

Robin Hood

Robin Hood filmini şahsen çok beğendim. Akşamında da History Channel’da filmin yönetmeni Ridley Scott’un ve başrol oyuncusu Russell Crowe’un (aynı zamanda yapımcılar arasında) Robin Hood efsanesi hakkındaki açıklamalarına denk geldim. İyi ki de filmi izledikten sonra denk gelmişim çünkü –hayatı boyunca derse girmeden önce o gün işlenecek konuları okumamış biri olarak- insan filmi izlemeden çok merak etmiyor. Aynı şekilde daha önce görmediğim bir yere giderken de çok bir şey bilmeden gidiyorum, dönünce merak edip okuyorum. Aslında o yüzden heryere 2 kere gitmek lazım hihi J

Filme dönecek olursak, aslında History Channel’daki programda belirtildiği gibi, Robin Hood’un gerçekten yaşayıp yaşamadığı bile bilinmiyor ama yaşadıysa da 1150-1250 yılları arasında olduğu varsayılıyor.  Robin Hood vardıysa filmde öngörüldüğü gibi en çok 1199-1215 yılları arasına yakıştığı da bir gerçek. 1199’da İngiltere’de John’un kral olarak başa geçmesiyle tam anlamıyla bir tiranlık hakim oluyor ve 1215 yılında Magna Carta imzalanana kadar bu devam ediyor. Robin Hood karakterinin ya da efsanesinin doğuşu için en elverişli şartlar söz konusu kısacası. Filmde de Robin Hood’un nasıl Robin Hood olduğu anlatılıyor zaten, klasik anlatışın bir başka versiyonundansa bu yaklaşım benim çok daha fazla hoşuma gitti. Yoksa Robin Hood’un hırsızlık yapmasına rağmen sevilmesi ve çok iyi ok atması falan anaokuldan hallice...

Wikipedia’da yer alan bilgilere göre de Kral John zaten en çok Robin Hood’un düşmanı olarak ve Magna Carta’yı imzalamak zorunda kalışıyla biliniyor. Lakabı da yumuşakkılıç. Zaten filmdeki gibi komedi unsuru olacak kadar kötü savaşıyorsa savaşta ölmemiş olması bile bir mucize...

Dönem filmi yapmanın en zor yönlerinden birinin dili nasıl kullanacağına karar vermek olduğunu düşünüyorum. 1200lerde kullanılan ingilizceyi (Shakespeare’den bile eski) kimsenin anlamayacağını düşündüklerinden olsa gerek tamamen güncel bir dil kullanılıyordu. 150 yıl sonra başlayan yüzyıl savaşlarındaki etkileşimler sonucu ingilizceye yerleşen latin kökenli kelimelere bile bütün halk hakimdi. Aristokratların hakim olması şaşırtıcı olmazdı çünkü o yıllarda İngiltere’de sarayın dili fransızcaydı. Hatta John’dan önceki kral olan Richard doğru düzgün ingilizce dahi bilmezmiş (lakabı bile fransızca; coeur de lion –lionheart-) ve İngiltere’nin şuanki topraklarında hemen hemen hiç bulunmamış, hep Fransa topraklarında fethettiği yerlerde yaşamış (hatta filmde tabii ki yer almıyor ama laf aramızda sevmezmiş de "ada"'yı, yağmur çamur hoşuna gitmiyordu demek adamcağızın.)

Fransızların da 800 senedir aynı şekilde küfrettiğini düşünmek bile komik. Ama belki çok temele yerleşmiş gündelik kelimeler uzun süre geçerliliğini koruyor olabilir. Çünkü ben Atina’da 2 yaşlı adamın kavgasına şahit olmuştum ve biri ötekini itip, "siktir git" demişti. Rehbere sorduğumda bazı türkçe küfürlerin hala kullanıldığını söylemişti (daha çok yaşlılar tarafından.) Ama demek ki biz 100 küsur sene önce de onu kullanıyormuşuz ki Yunanlara da geçmiş. Yoksa dil o kadar değişen bir şey ki, değil küfürler kavramlar bile değişiyor, eskinin yazılmak'ı şimdi yazmak. çıkmak'a da yeni bir isim koyduklarında bizden sonraki jenerasyon bizle dalga geçebilir.

Aynı şekilde, size zamanında yabancı dilden geçmiş bir kelimeyi o yabancı ülkede kullanırsanız da alay konusu olabilirsiniz. Mesela biz komodin kelimesini hala kullanmamıza rağmen ve tdk arattığınızda kelimenin orijinal yazılışını bile vermesine rağmen, Fransa'da komodin dediğiniz zaman gülerler hatta Fransızca öğretmeni öyle bir kelimenin olmadığını iddia eder. Aynı şekilde Arap arkadaşınızla konuşurken mecburen dediğinizde gülümser, mucberen der. 

Şu dil ve diller arası etkileşimi ilginç bulduğum kadar borsayı falan ilginç bulsaydım, gideceğim yere tahterevalliyle giderdim ayrı mesele...

*Bu arada borsa için verdiğim linki okuyun, ben kahkahalarla gülmüştüm. hem hakikaten açıklayıcı :)

Sunday, May 16, 2010

Bursaspor

Bugün caddedeydim. Açıkçası gitmeden önce baya endişelenmiştim ama yurtdışında yaşayan ve yeni evlenmiş bir arkadaşımı görmek için tek şansımdı.

-Bu arada arkadaşım yarı Türk yarı Suudi Arabistanlı. Çok başarılı, hep öyleydi. Kocası da çok tatlı bir çocuk, diplomat bir ailenin oğluymuş aynı zamanda. Arkadaşlarımızdan hiç farkı olmayan, çok şeker bir çift ama benim bu durumda aklımı kurcalayan çok şey var. Birbirlerini çok sevdikleri her hallerinden belli ama tutup çocuk günün birinde 2. eşi almaya karar verirse, bu nasıl oluyor? Sonuçta ülkenin kültürü de hukuku da bu, alabilir, hatta almazsa fakir sanıyorlar falan evet ama kız da bir yandan Türk mantalitesiyle yetişti. (Gerçi sadece Türk vatandaşı olması durumunda üstüne kuma alınamaması yönünde yeni bir yasa çıktığını söylemişti birkaç ay önce tanıştığım Suudi Arap nişanlısı olan Türk bir kız ama doğruluğunu araştırmadım) Yine de öyle bir durum olma ihtimalinde tutup orada boşanma davası bile açamıyor. Neyse felaket tellallığı yapmayayım ve bu durum benim kuruntum olarak boş yere endişelendiğim şeklinde kalsın.-

Öteki konumuz final maçı J Belirtmem gerekir ki ben daha GS falan bile şampiyonluk yarışında havlu atmamışken (fii tarihinden bahsediyorum yani hehe) Bursa şampiyon olsun istiyordum. (Hatta Bursa maçında keşke yatsalardı diye düşünmüştüm.) Romantik sebepler: Trabzon hariç ilk defa bir Anadolu takımı falan filan...

Ama yine de Fenerliler malzeme verdi mi tam veriyor J Daha önce son maçta şampiyonluğu kaçırmışsın, yani lanetli bir durumun var bu bir, oynadığın takıma daha 2 hafta önce yenilmişsin, yani yenileceğini garantilemese bile sallantıda bir maç olacağını garantileyecek bir durum söz konusu bu iki, niye kutlamaya başlarsın maç başlamadan tey tey J Bu arada daha önce bu konulara hiç değinmemiş olmamdan anlaşılıyordur ki ben futbolla hiç alakadar değilim, hatta yüzme dışında hiçbir sporla alakadar değilim, babam maçlara götürürdü ama ayakta durmaya üşenirdim izlemezdim bile (Kopenhag maçı hariç öhöm öhöm.)

İnsanı gülümseten görüntüler de vardı, insanların maçın yayınlandığı kafelerin önündeki otobüs duraklarının üstünde oturup maçı izlemeleri gibi J Hatta 2 çocuk caddebostanda taa karşı kaldırımda oturmuş izliyorlardı, biri saf saf beyazlar biziz di mi diyordu, belki mahsus rahat sevinebilmek için orda oturmuşlardır J

Monday, May 10, 2010

Baykal'ın istifası

Baykal’ın istifasının ardından ilk şok atlatıldıktan sonra, bak gidiyor ama AKP’yi de beraberinde götürüyor, mağduru oynamak için mahsus yapıyor, çok istediler geri geldim diyecek, son hamlesinde dahi AKP’den oy tırtıklıyor fikirleri havada uçuşsa da bildiğim tek bir şey var ki Türk halkı zinaya prim vermez. AKP’yi ayıplar çok çok, ama Baykal intihar komandosu da olsa harakiri de yapsa bu CHP’ye oy olarak dönmez, hele ki AKP seçmeninden... Bekarları kolay kolay meclise bile sokmayan bir halktan bahsediyoruz, her şey izlenim, her şey dışardan nasıl gözüktüğün... Evli ol da ne yaparsan yap, nitekim istisnasız hepsi öyle yapıyor. İşte arada bir de böyle şeyler oluyor...

1 ay sonra gelen edit: Nitekim Tayyip'ten ahlak dersi gecikmedi. Hatta mizah dergilerinden biri de çok güzel bir şekilde kapağına taşıdı bu ahlak dersini, elini beline koymuş bir kenar mahalle kadınına "Biz orda anayasayla uğraşırken sen kim bilir neler yapıyordun 'aaannıııımmmmm" dedirterek...

O kapağın görüntüsünü bulamadım ama aşağıdakine günlerce güldüm :)

Sunday, May 9, 2010

Çeyrek Yaşam Krizi

Konu artık 3-5 kilo verirsem, bak o zaman mutlu olacağım meselesi değil... (o 5 kilo verilmiyor zaten :) )

Bir erkek arkadaşım olursa mutlu olacağım meselesi de değil. Her ne kadar çeyrek yaşam krizi denilen şeyde gönülsüz bekarlığın büyük rol oynadığı söylense de durum bununla da sınırlı değil.

Konu, bütün yaşadıklarının adının konulmuş olmasına, gerekçeleriyle belirtileriyle neden ve nasıl etkilediğiyle her şeyi biliniyor olmasına rağmen bundan nasıl etkilendiğin...

Adı; çeyrek yaşam krizi. Okuldan yeni çıkan ve hayatın gerçekleriyle karşılaşan insanları kapsıyor. gerekçeleri maddeler halinde o kadar kesin hatlarla belirtilmiş ki, netliği bile sinir bozuyor.

Aslında hayatın ileri safhalarında da karşılaşılabilecek sorunlar... işinden memnuniyetsizlik, yalnızlık, ekonomik stres, başarılarını yetersiz görmek... Ama bunun adının çeyrek yaşam krizi olarak anılmasının sebebi,  sorunların ileri yaşlarda da karşılaşılabilecek nitelikte olmalarına rağmen, şu anda, hepsinin, aynı anda, biri ardına öteki şeklinde karşına çıkmasıdır.

Teker teker gelin diyemiyorsun. Alışık olduğun gibi hayal dünyana da kaçamıyorsun. Şu ana kadar karşılaşılan problemler sen hayal dünyanda oyalanırken kendiliğinden çözülürdü. Çünkü zaten senin çözebileceğin şeyler olmazdı, söz sahibi olmazdın. Annen, baban ya da her neyse, sana yansırdı tabii ama başkasının problemi olurlardı ve sen istesen de karışamayacağın için bir süre sonra bir bakardın ki çözülmüş.

Artık öyle değil. Şimdi hayal dünyana kaçıyorsun, internette ne bulursan okuyorsun, yakışıklı bir çocuk kestiriyorsun gözüne, biraz daha hayal kuruyorsun, dönüp bir bakıyorsun, sorun olduğu gibi yerinde duruyor. Hatta olduğu gibi de değil, daha da büyümüş bir şekilde.

İnsanlarla konuşuyorsun, arkadaş grubunun en pozitifi olarak bilinen insanının da, paratoner gibi bütün negatiflikleri üstüne çeken insanının da seninle birebir aynı süreçten geçtiğini görüyorsun. Ama işte adını da bilsen, yaşadıklarının birebir aynısını hatta daha ağırını yaşayan milyon örnek de bulsan, bu seni bir nebze olsun rahatlatmıyor.

Önceki nesiller bizden çok memnunlarmış, hatta bizi gıptayla izliyorlarmış. En önemli meslek olarak kendimizi görüyormuşuz. Kendimizi dinlemek ve anlamak taviz veremeyeceğimiz tek şeymiş. Bir şekilde kişiliğimizi yansıtmanın yolunu mutlaka buluyormuşuz.

Peki hepimizin yetenekli olduğunu kim söyledi?

Mutsuz olduğumuz şeyle yetinmiyoruz, aferin bize. Peki sorgularken mutlu olacağımızın garantisi var mı?

Ben sorgulayarak, okuduğum branşı icra eden asla onlardan biri olmayı istemediğim insanları görerek, her şeyden, en önemlisi gerçeklerden uzaklaşırken bütün bunların bana ne faydası olacak?

Kendimizi ifade edebiliyoruz, ne mutlu bize. Kendini ifade ede ede öldü derler.

Sunday, April 25, 2010

Reklam dediğin :)


Yaratıcılık sınır tanımıyor tabii. Ah bir de kanunlar olmasa...


Lefkoşa’da bir ayakkabı mağazasının camında Uma Thurman’lı bu ange ou demon reklamı vardı. Adam parfüm şişesini ve kadının eteğini silmiş, yerine Thurman’ın ayak hizasına kendi ayakkabılarını sıralamış. İşte budur :))) 

Masal

Bir gün bir hikaye duymuştum. Şöyle başlıyordu;
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Bu kız aynı zamanda padişahın kızı olduğundan görkemli bir sarayın içinde yaşarmış.
-Şaşırmayın o zamanlar estetik falan olmadığından padişah kızları çirkin de olabiliyor-
Her neyse bu kız güzel olduğu kadar da kendini beğenmiş imiş. Kendisine talip olan nicelerini, onun orası eğri, bunun burası büğrü diyerek reddediyormuş.
-Bu da güzel kızların, yerli yersiz kapris yaptığı “gerçeği.” Bilmiyor musunuz? Güzel kızlar saçmalar mütemadiyen-
Sonra kız güzelliği solup da talipleri birer birer yok olup gidince, yaşlı ve çirkin bir erkekle evlenmek zorunda kalmış.
-Bir defa bu kız tut ki hakkaten yaptığı bütün her şeyi sadece şımarıklık adına yaptı, bir şeye güveniyordu da bu kadar şımarabildi. Nitekim bu güvendiği şey babasıydı, babası onu gençliğinde o kadar şımartıyordu, kızının bütün kaprislerini görmezden geliyordu, hikayeni anlatanın inancına göre onu mutlu edecek adayların hepsini bir bir harcıyordu da hiç mi alıp kızı karşısına konuşmadı. Ha madem konuşmadı, kızım değil mi işesin (bkz. Cem Yılmaz, erkek çocukları, iran halısı trio ) mantalitesindeydi, nasıl sonra yaşlı ve çirkin bir adamla evlendirebildi. Kız kurusu olarak oturtsaydı sarayda. Belki adamı devirdiler demeyin, ben de o zaman talipler kralın kızıyla evlenmiş olmak için mi kızı istiyorlardı hem para hem güç derim, olmaz. Nitekim bu hikayelerde güç, para, taht kavgası falan olmaz, olursa da çeşni olur. Taht kavgası deyince aklıma Lion King geldi ama ona laf yok J-
Neyse devam ediyorum. Makul bir sürenin ardından bu eski taliplerden biri merak ediyor, bu kız ne yapar ne eder diye. Bu kimseleri beğenemeyen kız en sonunda kiminle evlendi göreyim istiyor. (hikaye anlatıcısının hikayede kendini bu şahısla özdeşleştirdiğine dair güçlü tezim var, az sonra)
Köye gittiğinde sorunca söylüyorlar evlendiği şahsı, nasıl olur diye küçük dilini yutuyor ve kızın evine yollanıyor.
Kızın kapısını çalıyor, iş bu ya kocası evde değil. Soruyor kıza.
Kız bunu arka bahçeye çağırıyor. Arka bahçe S şeklinde bir gül bahçesi. Kız adama dönüyor diyor ki; bu bahçede yürümeye başla, istediğin kadar vakit geçirebilirsin, bana bu bahçedeki en güzel gülü getirmeni istiyorum. Ama unutma tek kural var, asla arkana bakamazsın, geri dönemezsin.
Adam yürümeye başlıyor, bir gül görüyor, evet bu çok güzel, koparıyor onu, yok ilerdeki daha güzelmiş galiba deyip atıyor elinden, ama ötekinin yanına vardığında ışık oyunu olduğunu görüyor, o kadar da güzel değilmiş. Derken bir bakıyor bahçenin sonuna gelmiş. Ve bahçenin sonundaki solgun gülü almak zorunda kalıyor. Kendini bahçenin sonunda bekleyen kıza veriyor soluk gülü.
Gördün mü diyor kız, ben de işte taliplerime öyle yaptım sonunda soluk adama kaldım.
Normalde “ders veren” cümle olduğu için bu kızın lafı aslında uzun uzun  dehşetengiz bir şekilde anlatılıyor ki, dinleyici küçük kızın pırpır atan yüreği korkuyla büzüşsün, bak onun başına gelmiş ama sen bu hikayeden ders çıkar tonlamasıyla kız kendini şanslı sansın.
Şimdi falsonun bini bir para,
Bu hikaye, kızın kendini uğraştırmasını istemeyen üşengeç erkeğin, kızın yüreğine bak ayağını denk al, karşına çıkan en iyi talip ben olabilirim, sonra benden de kötüsüne kalırsın korkusunu daha küçükten salmaktır. Sokakta, ilik gibi kızların yanında eciş bücüş erkekler görmemizi o kızların küçükken bu hikayeye maruz kalmış oluşuyla açıklayabiliriz.
Bu kızlar hiçbir şeyi sorgulamasın, aman bunu da bulduğumuza şükür diye kendilerini kapışsın ister bu erkekler. Bu kızların arasında ilerde şöyle diyaloglar geçmesini isterler;
-Ya benimkinin pipisi sağa mı çekiyor ne?
-Sus sus boşver, ya hiç kalkmasaydı.
Yani kız güzeller güzeli olacak ama hiç bir şeyi sorgulamayacak, ilerde bunu da bulamam kaygısıyla kendisini kapışacak.
Yalnız şöyle bir şey var, hikaye kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Şimdi gerçekçi olalım, eğer kız hakikaten istediği her gülü “tutabilmiş” olsa, daha iyisini bulmadan “elindekini” bırakmazdı.
Nihahahahahaha
Acımasız ama gerçek. Korkutmak istemem ama tek bir hikaye anlatmakla bitmiyor iş malesef.  Yani seni yanında dolaştıran kız sorgulamadığından değil, daha iyisi çıkana kadar vakit öldüreyim diye seninle olabilir haberin olsun. Sen hızlı çıkar, kıza kız ne olduğu anlayamadan nikah basar 3 de çocuk yapıp hiçbir yere kımıldayamaz hale getirirsen bilemem tabi. Ama o kız senin aşık olduğun kız mı olur, o da tartışılır.

Çarpıcı başlık

“Aklım kalacağına param kalsın.” İlginç bir bakış açısı, değil mi? Bu tabiri ilk defa duydum. Hoş hepsi dönüp dolaşıp, mezara mı götüreceğiz‘e bağlanıyor, çok da ilginç değil. Ben mesela varyemez amca değilim ama (bu arada varyemez’in var ama yemez anlamına geldiğini 2 sene önce farkettim, yorumsuzdur :) ) tam tersi aklım kalınca döner alırım bir şeyi, gerçekten beğendiğim ve parasını çıkaracağım anlamına gelir çünkü. 2 mağaza sonra bir şeyi daha çok beğenirsem ama o ilk gördüğümü almış bulunursam üzüntüden kalbime inebilir.
Küçükken de bana yeni bir şey aldıklarında sinirlenirmişim, uzun bir süre alınanın yüzüne bakmazmışım. Hatta bir keresinde babama alma dediğim halde bana ayakkabı alınca (bak sen kendini bilmeze!) çok sinirlenip, torbayı elinden alıp, geri dönüp mağazanın içine fırlatmışım. Babam dayanamayıp bir tane patlatmış popoma. Düşünsene tek bir çocuğun var, özeniyorsun giydireyim diye, hem bütün şevkini kırıyor hem de seni herkese rezil ediyor. Tam dayaklık.
Annem mahsus sorarmış, “Kızım alayım mı sana?” diye. “İstemem anneciğim, paramız cebimizde kalsın” dermişim. 
5 yaş civarındayken, bir gün durup dururken anneme sormuşum, “Anne, bu yahudiler nerede bulunur?”
Bilmeyeniniz varsa, doğru cevap: Pazarda. Ha bu mevsimde güzel domates nerede bulunur, ha bu yahudiler nerede bulunur...
Annem şaşırmış, “Niye sordun, ne yapacaksın yahudileri?”
-“Ben onlardan para nasıl kazanılır, nasıl harcanmaz sorup öğreneceğim.”

Komik :)

Ama din nedir onu bile bilmezken, birden bire sorulacak soru değil tabii...
Çocuklar dinlemez sıkılır diyeceğiniz şeyleri, merak edip dinliyorlar.

Benim dinlediğim insanlar da stereotiplemelerden öteye gidememişler gerçi ama en azından ırkçı değillermiş. Küçücük yaşta hayvanlara ve kendinden herhangi bir yönden ayrışan bütün insanlara karşı nefret besleyen insan müsveddelerini görerek büyüyen zavallı çocuklar da var. Doğrusunun o olduğunu zannediyorlar. Children see children do. Yüreklerinde o nefreti taşıyarak büyüyorlar.

Friday, April 23, 2010

23 Nisan

Hayatında ilk defa deniz sezonunu bu kadar erken açıp, 23 Nisan’da denize girince neşe de doluyor insan haliyle :) Denizde bir ben vardım, bir de yabancılarla, hiçbir şeyde engel tanımayan çocuklar. 23 Nisan diye çocuklara yağ çekmiyorum, hakikaten çocuklardaki gözü karalık kolay kolay hiçbir büyükte olmuyor, o yüzden mıymıy çocuk hiç sevmem mesela. Bende işte bir denizde falan engel tanımam, serde yengeçlik var ne de olsa :)
Neyse efenim, ulus olarak hiçbir şeye egemen falan olduğumuzu düşünmediğim için çocuk bayramınızı kutlamak ve sizi çocuklar gibi spontane, gözü kara ve kararlı görmek isterim :)

Aseton


Adı aseton olarak yerleşmiş olmasına rağmen aseton çok zararlı bir maddeymiş. Tırnakları kurutuyormuş, inceltiyormuş, zayıflatıyormuş ayrıca cilde de zararlıymış. Bütün bunları geçen sene sephora’da acetone-free oje çıkarıcı gördükten sonra, onca sene aseton dediğimiz şey nasıl acetone-free üretilebilir diye merak edip araştırdıktan sonra bulmuştum. İnce ve sürekli kırılan tırnaklara sahip olduğu için normalin 3 katı para verip medikal bir yerde maniküre giden bir arkadaşım bile aseton kullanıyordu. Söylemiş olsalardı kullanmazdı diye düşünüyorum. Ben oje pek kullanmıyorum ama sık kullananlar için önemli olabilir düşüncesindeyim. Ben otorite değilim tabii ki, belki de okuduklarım sadece pazarlama taktiğidir çünkü böyle de bir link buldum, ama bence en azından aa hakikaten önemli miymiş bu kadar diye araştırın, aman abartılmış derseniz aseton almaya devam edin, ne bileyim.

Politically incorrect

-Nedir bu UMP?
-Sarkozy’nin partisi.
-Aa sahiden, nedir bunun açılımı? Geçen sene Polytechnique’de okumuş olan bir çocuğa da sormuştum bilememişti, sonra da çok hayıflanmıştı nasıl bilemem diye.
-Doğrudur, ben de bilmiyorum, kimse bilmiyor. Ama kitapta yazıyordur. Bakalım. Union pour(for) un Mouvement Populaire imiş. Halbuki ben Union pour la Megalomanie de President sanıyordum :)

Daha pazartesi Pascal'le aramızda geçen diyalog bu. Komik, di mi? Evet Pascal komik, kafadar, çok eğleniyoruz, her şey süper. Ama bir de bize espri malzemesi olmasının öbür yüzü var konunun. Ne de olsa hayat uzun vadede komedi de olsa, yakın planda trajedidir, Chaplin.

Fransa’da yakın planda son gerçekleşen ise komediye örnek teşkil etmekten baya uzak ne yazık ki... Lütfen önce linki okuyun sonra yazının devamını.

Adı üstünde politically incorrect yarışması. Yaratıcılığının sınırlarını zorlarken, beynine sansür koyamazsın ki, ne kadar ilginç örnekler çıkabilir koyarsan eğer? Ayrıca politically incorrect dedin mi en temel malzemeler ırk, dil, din ve bayraktır zaten. Eminim o yarışmaya Fransa’daki azınlıkların temalarını işleyen çalışmalarla da katılmıştır bir sürü kişi ama bunu gören azınlıklar bunun illa kişinin kendi fikri olması gerekmediğini sadece temaya güzel bir örnek teşkil ettiğini düşündüğü için o çalışmayla katıldığını, bu ikisinin arasındaki farkı görebilmişlerdir. Ama işte dünyanın neresinde olursan ol faşistlere laf anlatamazsın. Faşizmle milliyetçilik arasındaki farkı anlayamayan, örümcek beyinli, viral insan müsvetteleridir onlar çünkü... Jüri özel ödülü kazanmış çocuğu hapse tıktırmaktır yegane emelleri, gerekirse yasa değiştirerek... 

Kıbrıs

Ağustos böceklerinin sesi eşliğinde otel odasının balkonunda yazıyorum şu an, Kıbrıs’tayım. Aslında KKTC pasaportum olmasına rağmen hatırlayamayacağım kadar küçükken gelmişim en son. Bizimkiler Kıbrıs bizden önce AB’ye girerse diye düşünerek almışlar zamanında pasaportu*. Nitekim girdi Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye (Türkiye’nin kabul ettiği şekliyle Güney Kıbrıs) ama biz giremedik çünkü 74’ten sonra KKTC vatandaşlığı almış olanları onların tanımadığı bir dönemde girdiğin için yasak kapıdan girmiş saydıklarından, vatandaşlık vermiyorlarmış. Hatta annen baban onların Kıbrıslı saydığı biçimde(74’den önce) Kıbrıslıysa bile sen KKTC’de doğduysan yine vermiyorlarmış, normalde ebeveynden dolayı alma hakkın olmasına rağmen. O yüzden şimdi insanlar gidip Türkiye’de (Türkiye’yi tanıyorlar sonuçta) doğum yapıyorlarmış ve onun üstüne çocuklarına vatandaşlık talebinde bulunduklarında vatandaşlık vermek zorunda kalıyorlarmış, bununla ilgili birkaç dava kaybetmişler çünkü, formalite icabı başvurduktan sonra birkaç ay bekliyormuşsun sadece. Onların gözünde hukuken ölü doğmuş bir oluşumun offspringi olduğun için giriş çıkışı serbest bırakmış olmalarına rağmen bırak vatandaşlık almayı Güney’e bile sonradan edinilmiş pasaportla geçemiyorsun.

Bir de muallakta olan araziler var. Her iki tarafın da öteki tarafta kalmış gayrimenkulü varmış. Güney, ordaki Türk tapulu evlerde Rum oturtuyormuş ama istediğin zaman gel ev senindir diyormuş, dava açmaya kalkana da bilmemkaç senelik kirayı vermeyi teklif etmiş. Bizim tarafta durum pek böyle olmamış. Devlet Rum tapularını parselleyip parselleyip vatandaşa dağıtmış, Denktaş zamanında. “Hem böyle yaptılar hem uzlaşmaya çalışıyorlar, dolayısıyla da adamların elinde çok koz var” dedi konuştuğum adam. “Benim amcam sattı sattı yedi 20 sene çalışmadı. Böyle yapmayın bunları ilerde çocuklarınız ödeyecek dediğimde de bana güldüler. Ama biz olur da değişim yapılırsa diye dokunmadık verilen tapulara. Ben buradan arazi alacağım zaman da 3 kuruş fazla verdim türk arazisi aldım, ilerde sorun çıkma ihtimali yok en azından.” diye de ekledi.

Son olarak rumca Pontus Rumlardan gelen bir dilmiş, lazca bilen biri baya anlıyormuş. Zaten lazca çoğunlukla onun etkisi altında gelişmiş. Güneydeki insanlar da rum. Çoğu Osmanlı zamanında gelmişler Karadenizden. Anakaradakiler (Yunanlar) onları Helen Rum olarak görmüyorlarmış. Pontus rum ile aralarında sadece dil değil kültürel olarak da fark olduğunu düşünüyorlarmış. Ben bu kadar keskin bir ayrım olduğunu bilmiyordum açıkçası.

*Sen KKTC pasaportu aldında ne oldu dersen, sadece harç pulu ödemiyorum yurtdışına çıkarken bir o avantajı var. Avrupa pasaportu edinene kadar o da bir şeydir :)

Wednesday, April 21, 2010

Eyjafjallajokul

Bugün derleme haberlerle karşınızdayım. Son birkaç gündür herkes gibi benim de en büyük eğlencelerimden biri İzlanda’daki yanardağ. İzlandalı olmayan kimsenin telaffuz edemediği yanardağ, sanal alemdeki herkese neşe kaynağı oldu :) İzlandalı bir adam doğrusunun nasıl okunduğunu başa koyup sonra spikerlerin nasıl telaffuz ettiğini gösteren derleme bir video yapmış ki şahsen ben İzlandalıların okuyuşunu anlayamadım, harflerin çoğunu okumuyor ve orda yazmayan harfler söylüyor falan... Bir yerden tanıdık geldi gerçi (mademoiselle->matmazel)


Adına twitter hesabı da açmışlar, postlarından biri “Oh, for chrissakes ... Just call me "Jake.” Hala daha durup durup gülüyorum.

Youtube’daki linkin altında yazdığına göre de CNN’in meteorolojisti Chad Myers, “nasıl telaffuz edildiğini bilmediğim için ona E15 diyeceğim.” demiş.

Ekşisözlükte de baya popüler; potansiyel IKEA kanepe ismi falan yazmışlar. :) İzlanda baya mesafeli bir ülke olduğundan, izlandaca da kendince büyüyüp serpilmiştir herhalde ama az buçuk bir etki aldıysa da bu nispeten yakın Baltık arkadaşları olabilir diye düşünüyorum. İsveççeyi de çağrıştırmıyor değil.

Son olarak island mountain glacier demekmiş. Google translator “benim adım ahmet”i “my name is john” olarak çevirdiğinden beri, sağlamasını yapar oldum.

P.S: İsmi falan komik ama şaka maka hava trafiğini felç etti. bir yere gidecek olsam, tatilim olsa falan sinirlenirdim herhalde ama şuan tuzum kuru. Üstüne üstlük 1 haftadır uçak uçmadığı için karbon salınımını azaltmış, daha ne!

briefing

Ajansın en sevdiğim özelliklerinden biri herkesle konuşacak bir sürü konu bulunması. Herkes dolu, herkes komik ve neşeli ve en önemlisi kimse kasıntı değil. Kimse ay dur şu stajyere biraz mesafeli durayım, tavır takınayım ki haddini yerini bilsin halet-i ruhiyesinde değil.
Pazartesi günü bir markanın imaj kampanyası için bilgilendirme alıyorduk. Gördüğüm en kalabalık briefti. Gelen geçen bile neler oluyor burada diye bakıyordu. Kalabalık oluşuna değiniş sebebim, yani istense gayet cıvımaya müsait bir ortam oluşuydu çünkü 3 kişi bile bir araya gelse kahkahalar kopuyor.
Reklamlarda yasa gereği rakip firmaların adının kullanılamaması malumunuz. Haksız rekabet çerçevesine girilmemesi zorunluluğundan ötürü. Bunu bilen kreatif ekibin başındaki çocuk sordu, dedi ki; olumsuz bir şekilde kullanmasam  sadece vereceğim örnekte hiçbir yorumda bulunmadan adını geçirsem onu da mı yapamıyorum? Briefi veren cevap verdi; “İstersen -“rakipfirmanınadı” t...klarını yiyeyim- bile diyecek olsan yine de adını geçiremiyorsun.” Herkes koptu, benim gülmekten nefesim tıkandı. Ama işte gerektiğinde sonuna kadar ciddi olmayı da biliyorlar, nitekim 10 saniye sonra herkes susmuştu ve gayet ciddi bir şekilde briefin gerisini dinliyordu. Bu dengeyi tutturabilmek zor bir şey olsa gerek diye düşünüyorum. Helal olsun.

na na na inspector gadget


kendi yazdığım slogandan kendim korkuyorum. geçenlerde de rüyamda insanları rehin almıştım. bu sahiplenicilik nereye kadar bilemiyorum. ilerde birgün çocuğum olursa sinir krizleri geçirir herhalde anne nolur bırak da bir nefes alıyım diye. gerçi benim hafiyelik yetilerimde gelişmiş, kesin dedektif clouseau misali takılırım çocuğun peşine hehe. en az onun kadar sakar olduğum için clouseau* geldi aklıma. (btw fransızcada sakar, maladroit demekmiş yani "sağda kötü" grrr) anne ne kadar baskıcı olursa çocuk büyüyüp anne olduğunda o kadar serbest olur derler. aynı zamanda anne serbestse de çocuk ilerde baskıcı. benim annem bu kadar rahat bir insan olduğu için ben böyle sahiplenicilik örneklerini şimdiden gösteriyorum sanırsam. nitekim annemi zamanında babası otobüse bindirirmiş o arkadan inermiş hehe. hoş bunların hepsi şaka, ben öyle bir durumda çocukta aklım kalsa bile kendimi dizginlemek için müthiş bir efor sarfederim çünkü baskıcı bir ailede yetişmiş bir insanın, bu baskıcı ortamdan kurtulur kurtulmaz nasıl bir zincirinden boşanmışlık örneği sergilediğini geçen sene 5 ay boyunca yakınen gözlemledim. gerçi ben kendimde ciddi bir evlen(e)memiş milyon kedili deli kadın potansiyeli gördüğüm için çocuğu nasıl büyütürüm diye dertlenmesem de olur :)

*bu arada sanırım ekşisözlükte okumuştum, bu rolüyle peter sellers ingiliz olmasına rağmen en iyi fransız oyuncu ödülü almış :) "i accept the şalanj!" zaten filmin yeniden çevriminde steve martin'in fransız aksanıyla i want an hamburger demek için ders aldığı sahne de facebookta uzun süre paylaşılmıştı.

Saturday, April 10, 2010

pot kırmak

Gerildiğim anlarda pot kırmak en büyük korkularımdan biridir ve tabii ki Murphy yasaları uyarınca korkulan başa gelecektir. Nitekim, 2 sene önce Mervem vefat ettiğinde onun annesi ve babasıyla konuşurken yanlış bir şey söylememek için o kadar çok geriliyordum ki, o potu kırmam kaçınılmazdı.

Merve vefat edeli 2 ay olmuştu, onun anısına yarış düzenlenmişti, kurbağacı olduğu için yarış da 50 metre kurbağaydı ve ben 2. olmuştum.  Aslında yüzdüğüm derece eskiden 200 metre karışıkta, kelebek ve sırttan sonra yorulmuş bir halde yüzdüğüm kurbağadan bile kötü bir dereceydi ama zaten yarışa giren hepimiz yüzmeyi bırakalı çok olmuştu ve ben uzun mesafe serbestçilerin karşısında karışıkçı olmuş olan biri olarak daha avantajlıydım falan filan. 

Yarıştan sonra Merve’nin annesi beni tebrik edip,  “bak hala ne kadar iyi yüzüyorsun” dediğinde tabii ki sakin sakin bunları açıklayamamıştım, stresten ter basmaya başlamıştı ve yaklaşan tehlikeyi bertaraf etmeye yönelik olan cılız çabamla “bizden geçti artık” demiştim. Bu cümle başka bir yerde başka bir zaman olsa işe yarayabilirdi, ben de ezberden oynamıştım ama durumun şartlarını değerlendirmediğim için kendimi nasıl bir girdapın içine çektiğimi farkedememiştim. Bu sıradan bir durum değildi, konuştuğum insan 2 ay önce 20 yaşındaki biricik evladını kaybetmişti ve insanların hayatlarında hiçbir şeyi ertelemelerini ya da pas geçmelerini istemiyordu, hele bir başka 20 yaşındaki insandan “bizden geçti artık” gibi bir cümle duymak hiç istemiyordu. (Belki de en tahammül edemeyeceği şeydi, nasıl ben “aa çocuk varken boşanılmaz” lafına tahammül edemiyorsam) o yüzden benim absürd cümleme kayıtsız kalamadı ve “olur mu öyle şey” dedi. İşte ne olduysa o anda oldu, bir cevap vermem gerekiyordu, aradan uzun süre geçtiğini ve yüzme defterinin artık kapandığını ama tabii ki başka şeyleri ertelemeyeceğimi ona anlatmam gerekiyordu ama o sırada beynim uğuldamaya başladı, belki bir an nefes alabilsem gücümü toparlayabilir ve bunları ona açıklayabilirdim ama nefes alamadığım için beynime oksijen gitmiyordu, gözlerim kararmaya başlamıştı ve bünyem artık ne pahasına olursa olsun bu duruma bir son vermek istiyordu. Ve tam o anda, kalan son enerjimle ağzımdan o sözcükler döküldü, “ne de olsa artık bir ayağımız çukurda”

Ben çok pot kırarım; heyecanlandığımda, endişelendiğimde kısacası her kalbim normalden hızlı attığı zaman, ama bu benim hayatımın en büyük potudur ve üstüne çıkabileceğimi sanmıyorum.

Bunu anlattım çünkü insanları gülümseyerek anmak gerektiğine inanıyorum. İnsanların buruk bir gülümsemeyle değil de kahkaha atarak dinlediği tek Mervem hikayem buydu, onla birlikteyken yaşadıklarımız ne kadar komik olursa olsun insanları üzüyor. Halbuki önemli olan yaşanmış olması, değil mi? Bu hafta tam 2 sene oldu. Annesinin annemi “mervenin dilarasının annesi” olarak tanıtışı boğazıma bir yumru olarak oturup, ağlatıyor inceden belki ama aynı zamanda da müthiş bir gurur sağlıyor. Seni çok seviyorum Mervem.

Bir yüzücüyü nasıl tanırsınız?

Yüzücünün ayakta dururken dizleri geri gider. Annem yıllarca eğri durma deyip durdu ama bana dizlerimi önde tutmak daha zor geliyor. Yüzmeden bir arkadaşımla dikilmiş birini beklerken onun da aynı benim gibi durduğunu farkettiğimden beri öteki arkadaşlarıma da dikkat ettim, evet hepimizde var düzgün durma özürlülüğü :) İnsan dediğin aidiyet hissini seven mahlukat, nitekim ben de dinozor yüzücüler kategorisine ait olmayı seviyorum ve artık üzülmüyorum aa ben yamuk duruyorum diye.

Şekil 1a’da görmek isteyenler için;



Dün akşam buluştuğum arkadaşlarımdan biri, seni fotoğrafta taglemeselerdi de anlardım sen olduğunu dedi, signature bir özelliği de var yani. Gerçi o öbür arkadaşımın vurguladığı, despot gestapo gibi duruşumdan da kaynaklanıyor olabilir, bilemedim şimdi...

Déjà vu

Şu aralar favori aktivitelerimden biri iş olmayan Cuma akşamları yanımda oturan arkadaşımla bilgisayarda kim 500 milyar ister oynamak. Uzun zamandır bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Her ne kadar benle, Cartel’in almancı olduğunu bilmiyordum diye sen çocukluğunu mağarada geçirdin herhalde diye dalga geçse de oyunda birbirimizi tamamladığımız bir gerçek. Ben spor sorularına pek karışmıyorum (Mark Spitz falan çıkmadıkça) o edebiyat sorularına karışmıyor (Tolkien falan çıkmadıkça) tarih desen allahlık Ali Bey...
Öncesinde de bizim işyerinin yanında açılan Dükkan Burger’e gittik, hamburgerleri zaten çok güzel onu biliyordum da çok ilginç bir yer seçmişler restoran için, o çok hoşuma gitti. Dışardan tamamen bir mezbaha gibi gözüküyor(kötü bir anlam yüklemiyorum, tam tersi gayet otantik), kapılardan geçerken de keza, ama içeri girince bambaşka, bütün duvarlara graffiti yapmışlar, restoranın yarısı tek pota basket sahası... Graffitilerden biri eli baltalı bir kasaptı, çizimin gücü işte o bile enteresan gösterilebiliyor, yoksa bildiğin kasap. Kasap deyince Demet Akbağ geldi aklıma, herhalde bir oyununda öyle bir dialog vardı ama bağlantıyı kuramadım şimdi. Böyle hiç yoktan aklıma bir şey gelince, kaynana Semra’nın sözlerinden yapılan remix geliyor aklıma; daldan dala daldan dala dal dal dal dal J
P.S: O gün işyerinde bana bir brief verilirken 2 kere ardarda deja vu oldum. Kim dejavu’yu nasıl yorumluyor bilmiyorum ama bana doğru yolda olduğumu hissettiriyor. Aslında determinismi çok olası bulmuyorum ama herneyse, olasılıksız kitabını okuduğumdan beri deja vu’yu böyle yorumluyorum, belki de hiç böyle anlatılmak istenmemiştir kitapta... Ama herkes her zaman her şeyi anlamak istediği gibi anlar nasıl olsa, değil mi?

Thursday, April 8, 2010

Habercilik anlayışı

İşyerinde elime uykusuz geçince biraz okuyayım dedim, absürd basın özetlerinden derleme bir kısımla karşılaştım. Bir tanesi sabah gazetesinden “Türkiye’de artık romantik komedi de çekiliyor, gerilim filmi de, insan belgeseli de. Bundan yüzyıl önce bunlar olmazdı, çünkü niye, sinema yoktu.” Şeklinde bir yazıya rastlayınca arkadaşlara okudum, bir tanesi benden önce okumuş “dikkat et altında V.Ö. yazıyor yani Vedat Özdemiroğlu, parodi onlar” deyince farkettim. Sonra neden bu yazının gerçekten yayınlanmış olsa beni şaşırtamayacağı gerçeğini düşünürken aklıma o eşiği atlamama sebep olan haber geldi. 2 yıl kadar önce Çin’de gerçekleşen depremden sonra Milliyet gazetesi haberi şu şekilde sunmuştu, “29 yıldır tek çocuk politikası uygulayan Çin Halk Cumhuriyeti’nde gerçekleşen depremde okulların yıkılmasıyla bir nesil yok olmuş oldu.” Haberi aradım ama bulamadım o yüzden tam verememiş olabilirim anlamı ama kısacası o tek çocuk politikası lafını öyle bir koymuştu ki sanki o nesil o yüzden yok olmuş izlenimi vermeye çalışmıştı. Ben ne kadar istesem de o kadar saçmalayamayacağım için size anlatılmak isteneni doğru aktaramamış olabilirim, özür dilerim. Kısacası, anladık RTE’nin lafını desteklemek istiyorsun da bu kadar mı desteksiz sallanır, çocuk dediğin okula gider zaten, eğer tek çocuk değil 3 çocuk yapmış olsalardı öteki 2 çocuk yine okulda olacaktı, çünkü adı üstünde çocuk. Ha dersen Çinliler bir batında doğurmuyor ya elbet çocukların yaşları farklı olacaktı, e 2008’de de zaten Çinlilerin hepsi 7 yaş ve üzeri değildi ne de olsa. Yani oranlarda bir şey değişmeyecekti, ya da yok olan nesilde. Nerden nereyeee...


Üzülüyorum, kızıyorum, tepki gösteriyorum ama şaşırmıyorum artık. Yadırgamıyorum artık, tencerenin içinde suyun ısındığını farketmeyen kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanıp öleceğimi bilmeme rağmen yadırgayamıyorum artık.

P.S: Abdi İpekçi'den olsa gerek aklıma geldi, Amerika'da bir anket düzenlemişler insanların %50sinden çoğunun Paris deyince aklına şehir değil Paris Hilton geliyormuş.

Sunday, April 4, 2010

AALLLİİİEEEEE


Komik ama burçlara inanıyorum. Çocukluğumda daha burçlar nedir, ne işe yararın tanımını bile bilmezken insanların burcun ne sorusuna verdiğim yengeç cevabı karşısında aldığım allah kurtarsın bakışlarından çok sonra burcumun detaylarıyla tanıştım. Uzun ve zorlu bir süreç oldu. Denial anger bargaining depression acceptance. Bütün süreçleri tek tek yaşadım ama sonunda kabullendim. Benimki de böyle bir burçtu işte. Ayın tek yönettiği, akıl hastanelerinde %60 gibi bir çoğunluğa sahip olan... Sevimli bir arkadaşım da zamanında durup durup bana bulduğu istatistikleri yollardı ordan biliyorum, seri katillerin de %40ı solakmış... Artık sonumuz hayrola

Neyse, sonunda love and hate relationship misali de olsa alışmıştık birbirimize amma velakin yükselen burcumla bir türlü barışamıyordum. Benim gibi şizofreni boyutunda mantıktan yoksun bir insanın yükselen burcu nasıl olurdu da başak olurdu. Bugün öğrendim ki meğer annem doğum saatimi yanlış biliyormuş, babam annemin dediğinden en az yarım saat önce doğduğuma emin olduğunu söyledi, yani yeni yükselen burcum aslan J Bu yeni yükselen burcumu çabuk benimsedim, 10 sene Galatasarayda yüzmüş ve UEFA final maçına Kopenhaga gitmiş bir insandan da başka türlüsü beklenmezdi J Bir süre ortalıkta kükreyerek gezinmeyi planlıyorum. Bugün bir şey daha öğrendim, yükselen burç denilen şey dışardan nasıl göründüğünüzmüş, yani ben aslan görünümlü yengecim. O zaman MGMT ’den gelsin*.  Geçen sene Taksim meydandan geçerken, oturmuş gelen geçene not veren çocukların neden bana gelince “fazla gösterişli” dediğini de anlamış oldum :P Kendini beğenmiş mi dedin, yok canım, e aslan dediğin de biraz gösterişli olur J Sanırım buldumcuk olmak diye buna deniyor, aslanlık kisvesi altında sapıtmasam bari... Su burcu olarak, ateş burcu yükselene sahip olmam da süregelen çelişki yumağı modumu açıklar oldu, ya bir yanımı söndürüyorum ya öteki yanımı buharlaştırıyorum. Spotlar altındaki ürkek yengeç.

*evet çok cheesy’im, indie bandlerin bile en popüler şarkılarını biliyorum bir tek, ama benim ihtisas alanım 50ler fransız müziği, ne de olsa teoride sular seller gibi olan bir yengecim. Teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta, bazen ben hümanistim diyor, bazen rasyonalist oluyor, değişik bir psikoloji, bir felsefe idiotloji idiot idiot idiotloji.. aaallliiii


Ayrıca benden fi tarihinde okuduğum istatistiklerin kaynağını beklemeyin, hem kaynak belirtsem nolcak, %60 lafını eden bir ara maili dolanan yalaka astrologun zıt kardeşi :) hem öyle kaynak belirt arşivle bir insan olsam zaten yükselenim başak olurdu ;) fil hafızasına sahibim o ayrı...

Saturday, April 3, 2010

idealization

Şu an hayatında hiç ilişkisi olmamış birinden ilişkiler üzerine büyük laflar okumak üzeresiniz. Ben olsam kelin merhemi olsa başına sürer der geçerdim ya da dur bakalım neler yumurtlamış, biraz gülelim der kalırdım ne bileyim... Kısacası saçmalıyorum muntazaman.


Taa 3 ay önce kursta öğretmen sınıfa karşı cinsten beklentinizi tanımlayın gibi bir şey demişti. Nasıl biri sizi cezbeder? İnsanlar birkaç özellik sıralamıştı, siyah saçlı kızları beğenirim diyen bile olmuştu (baya spesifik). Ben, qui est taillé pour moi demiştim. Kadının çok hoşuna gitmişti. Benim için kesilip biçilmiş. Friends’de “my lobster” der ya rossla rachel birbirlerine, onun gibi... Ama ben ruh ikizine inanmıyorum.  Çünkü ilişki yan gelip yatma yeri değildir hahah :P Ruh ikizimi buldum ohh rahatım şeklinde... İlişki de birbirini zorlarsın, geliştirirsin.


What is exciting is not for one person to be stronger than the other...but for two people to have met their match and yet that are equally as stubborn, as obstinate, as passionate, as crazy as the other.


Böyle limitlerini zorlayabilirsin bir tek. Ve nelere muktedir/capable olduğunu görürsün. Bazen çok ingilizce kelime kullanıyorum diye antipatik gözüküyor olabilirim o yüzden belki tercih eden olur diye türkçesini yazdım, ne kadar türkçe sayılabilirse artık.


Neyse demek istediğim şu ki, ben zorlanmayı severim ve ilişki  hali de bu duruma bir istisna değil ama işte (bkz. Burada yapılmışı var) 


Yine the way we were filminden geliyor, bu film de olmasa ilişkiler hakkında atıp tutacak hiç bir dayanağım olmayacaktı sanırsam hehe :)


Hubbell Gardner: You push too hard, every damn minute. There's no time to ever relax and enjoy living. Every thing is too serious to be so serious.
Katie Morosky Gardner: If I push too hard it's because I want things to be better, I want us to be better, I want you to be better. Sure I make waves you have I mean you have to. And I'll keep making them till you are everything you should be and will be. You'll never find anyone as good for you as I am, to believe in you as much as I do or to love you as much.

Hubbell Gardner: I know that.

Katie Morosky Gardner: Well then why?


Tabii Barbra Streisand drama insanıdır o yüzden bu kadar uç olmak zorunda değil ama genel hatlarıyla gerçekçi bir profil çizdiği kanaatindeyim. Cevabı Hubbell Gardner’da değil, bende de değil... Belki siz biliyorsunuzdur ama biliyorsanız da bana söylemeyin. Çünkü ben içinde 80 yaşında bir babaanne yaşatan, o babaannenin ruhunu fransız müzikleri ve 50’lerin filmleriyle (o yıllar onun 20’li yaşlarına tekabül ediyor :) ) besleyen iflah olmaz bir romantik olarak lobster’ımı bekliyorum. Hoş tam anlamıyla evde oturmuş bekliyorum denemez ama lafın gelişi işte...

Wednesday, March 31, 2010

Thinking out of the box

Dün gece hayatımın ilk “out of box thinking”ini gerçekleştirdiğimi düşünüyorum, iş için üzerinde düşündüğümüz bir konuydu, bugün işe gelince söyledim, beğenildi ama o çalışmayı hazırlayıp yollamışlar. Büyük ihtimalle kullanılamayacak. Ama olsun yıllardır duyduğum deyimin ne olduğunu anlamış oldum kendi çapımda :) İnşallah tek bir seferle sınırlı kalmaz hihi :)


Bu arada nerden gelmiş bu “out of box thinking” deyişi diye merak ettim, biraz deştim. Bu deyim Amerika’da 70li yıllarda ortaya çıkmış. O yıllarda çok popüler bir bilmece varmış; alt alta 3 satır halinde 3 tane yuvarlak çiziyorsun ve elini hiç kaldırmadan bu yuvarlakların her birinin üstünden lineer çizgiler halinde geçmeye çalışıyorsun. Yuvarlakların sınırlarıyla bağlı yapılmaya çalışıldığında mümkün olmuyor. Ancak biraz dışarı taşarak çizdiğin zaman başarabiliyorsun. Dolayısıyla başarman için şeklin dışında düşünmen gerekiyor.

Buyrun;

Monday, March 29, 2010

Just wanted to praise you

Birkaç sezonunu kaçırmadan izlemiş olmama rağmen uzun bir süredir 24’ü izlemediğim için aklımdan çıkıvermiş. Kiefer Sutherland’in a.k.a. Jack Bauer’ın sesi nasıl bir sestir. Sanırım en seksi ses bu adamın. Sırf “previously on 24” deyişini duymak için erkenden televizyonu açar, dolayısıyla bütün özetleri tekrar izlerdim. Teletabileri yaş haddinden teğet geçebilmiş olsam da, ben de Jack Bauer’ın tekrar özetleri sayesinde salaklaşmış olabilirim. Ne de olsa çekirge öyle çok sıçramaz, bir yerde takılıverirsin çarklara. Takılmasan Chaplin olursun ki kaç milyonda bir çıkıyor.


Benden anca bu kadar Chaplin oldu;


Ayrıca tümevarımsa en kralı, Chaplin de solak, bende solağım, e o zaman hepimiz Chapliniz yok o ermeniyizdi. Ya da;
evet en güzeli bu oldu hehe :)

Sunday, March 28, 2010

Sinister

Erkeklerin bile sütyen uzmanı (3. ve 6. dialoglar) kesildiği bir çağda, sütyenler sadece sağlakların arkada bağlayabileceği şekilde ayarlandığı için bunu bile yapabilmekten aciz olan bir solak olarak -önde bağlayıp arkaya çeviriyorum o kadar travmatik bir durum değil ama günlük hayata dair ilginç bir örnek vermek istedim- birazdan bahsedeceğim konuda hep biraz hassas olmuşumdur.

Cennetin sağ, cehennemin sol tarafta olduğu inancından ötürü, bütün tek tanrılı dinlerde sol ele ve solak olmaya en hafifi uğursuz olmak üzere bir sürü sıfat yakıştırılmış. O gün annemin ingilizce kitabında gördüğüm kadarıyla sadece eski Mısır’da ve eski Peru’da inkalılarda solun olumlu çağrışımları varmış. Mısır’da eve sol ayakla girmenin şans getirdiğine inanılıyormuş, Peru’da ise solak olmak toptan şanslı olmak olarak görülüyormuş.

Hala daha karşılaşılabilen bu olumsuzluklar yüzündendir ki bir süre sonra umarsız oluyorsunuz ve solak olan birini gördüğünüzde minik bir gülümseme beliriyor yüzünüzde sanki gizli bir şeyi paylaşıyormuşsunuz gibi. Hatta içlerinden birisi bunu farkettiğini dile getirdiği zaman genelde neye güldüklerini bilmeden gülümser solaklar birbirlerine.

Neyse demek istediğim şu ki haliyle kanıksıyorsun bu durumu bir süre sonra, zamanında solak olanların cadı diye yakıldığını da, insanların (fazla uzağa gitmeyelim, annem) zorla sağlak yapıldığını da... ama o gün bir şey oldu ki kayıtsız kalmam mümkün değildi.

Nereli olduğumu sordular, Türkiye’de önemli olanın babanın kütüğünün nerde olduğu olduğunu bildiğimden, “İstanbul ama babam 20li yaşlarına kadar Adana’da yaşamış” dedim.  Aa Adanalısın o zaman deyip eklediler, geçenlerde de Adana’da at eti yedirildiği ortaya çıkmış... “aman farkında olmadan ne etler yiyoruz kim bilir” dedim.  Adam “evet, hem zaten savaşta aç kalınca atın sağ tarafını yemek mübahmış” dedi.  Benim kan beynime hücum etmeye başladı ama hadi dedim dur dilara sakin ol belki de sandığın gibi değildir. Ve sordum, neden sağ tarafı? Çünkü dedi, dinen sol tarafı yemek günah.

Dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım, çocukları da zorla solak yapmamaları gerektiğini, geri dönülmez zeka kaybına yol açtığını (beynin dominant olarak kullanmaya programlandığı tarafı zorla değiştirerek) falan filan, ama bu konuda konuşmaktan hakikaten yoruldum, bir işe yaradığını bilsem her gün tekrarlarım okuduğum bilimsel olarak kanıtlanmış olan bilgileri ama insanlar dediklerimi umursamayıp gülüp geçtikçe şevkim kırılıyor.

Ve eğer atın sadece sağ tarafının yenmesi, cahil insanların dini yanlış yorumlaması değil de gerçekten dinde yer alan bir şeyse, ben sağ taraf günah gerekçesiyle tam 2 kat fazla at öldürmeye yol açan bir dinin mensubu olmaktan utanıyorum. (öteki dinlerde de öyleymiş dedin ya demeyin, adamlar bu dogmaların neredeyse tamamını ortaçağda bırakıp, dönemin adını da boşuna karanlık çağ olarak değiştirmediler)

bir adım

Üstümden ölü toprak atmış gibi hissediyorum. Bunca yıl hiç umurumda olmamış hukuktan sonra nihayet içimdeki o boşluktan kurtuldum. Stajımdan çok mutluyum, çok şey öğreniyorum, daha da önemlisi öğrenmek istiyorum. Tamamen ezber bozmuş durumdayım, bu yolda nasıl ilerlenir, izlenecek yol nedir, nereye varılır hiçbir fikrim yok, sadece içgüdülerimi dinlemenin dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum :)

Benim ufkumu çok açacağını düşündüğüm bir insanın yanında stajyerim.  Şu aralar herkesin konuştuğu Anadolu Sigorta’nın 85. Yıl reklamını da o yazdı.  Daha stajımı uzatıp uzatamayacağımı bile bilmiyorum ama yine de bazen bazı insanların kişisel gelişiminizde ne kadar büyük rol oynadığını düşünmekten de kendimi alamıyorum. Lisede böyle bir öğretmenim vardı benim. Sona Küçükyan. Coğrafya, tarih dışında bütün sosyal derslerine o girerdi. Onun verdiği bütün derslerden notum 5 olduğu için artık öğretmen- öğrenci modunda takılmıyorduk pek. Bana bazı bağnaz öğretmenlerden gizli Turan Dursun kitapları verir, Fahrenheit 451  gibi filmler izletirdi. Onun dersinde en öne geçerdim, o da sandalyesini benim önüme çekerdi, gözgöze ders işlerdik, bir keresinde arkamda oturan çocuk “biz çıkalım siz başbaşa ders yapın” diye sitem etmişti :) ben de onun “ilk”iydim ama... :) prensip olarak kimseye 100 vermediği halde (ben dahil, kimse %100lük değildir derdi) benim yaklaşık 10. 99umdan sonra 99 yazıp üstünü çizip 100 yapmıştı :) benim 16 yaş cehaletimle Kürtlere karşı atıp tutmama bile hiç sinirlenmez, “nasıl olsa birkaç sene içinde fikirlerinin değişeceğini biliyorum” derdi. Çoğunluk olmanın verdiği sorgulamazlıkla (istisnalar kaideyi bozmaz) azınlık olmanın verdiği farkındalığın ayırdına ilk o zaman varmıştım sanırsam. Şuanki aklım olsa sosyoloji okurdum zaten. Ama 17 yaşında bir kız olarak, jenerasyonlara kök salmış altın bilezik mantalitesine nasıl karşı koyabilirdim ki. Evet okul bitti gitti ama o 4 seneyi daha verimli geçirmiş olabilirdim diye düşünmekten kendimi alamıyorum işte.  Şikayet etmemek için kendi kararlarını kendin vermek gerekiyormuş bunu öğrendim.

Sorgulamam mutlu olduğumu belirtiyor, mutsuz olunca yatıp uyuyan ve numb konuma geçmeyi tercih eden biriyim çünkü. Bir de bu aralar çok duygusalım, resmen sevgi fışkırıyor, kedi fenalık geçirdi artık tutup öpmemden ama onun dışında hakkını veremedikten sonra neden duygu yumağı olarak yoğrulmuşum bilemiyorum. Kahrolsun dizginlenemez hormonlar, kahrolsun ebedi pms :)

Thursday, March 18, 2010

Başkalarının Hayatı

Fransızca dersinde ekoloji konusunu işlerken bir audio dinledik. Alman bir kız, hafif aksanlı Fransızcasıyla Almanya’da ekoloji sisteminin nasıl işlediğini anlatıyor. Güneş enerjisi sistemine geçmek için çatınıza plakalardan taktırmak isterseniz bu plakaların metrekaresinin 100 euro’sunu Alman hükümeti karşılıyormuş (toplam m2 fiyatını vermedi) aynı zamanda da eğer elde ettiğiniz enerji ihtiyacınızı aşarsa kilowatt başına 0.9euro verip sizden ürettiğiniz enerjinin fazlasını satın alıyormuş. Diyarbakırda olsa küçük çaplı bir servet edinebilirsiniz de Almanya’nın güneşinin kendine bile pek hayrı yok :)


Çok çok beğendiğim bir filmden çok etkileyici olduğunu düşündüğüm bir sahneyi hatırlattı bunu dinlemek bana. “Das Leben der Anderen” Türkçesi, Başkalarının Hayatı. Doğu Almanya’da gerilimin doruk noktasına ulaştığı, herkesin denetlendiği endişe dolu 80li yıllarda geçiyor film.

Bir gün yemekhanede öğle yemeği yerlerken çocuğun biri keyifli keyifli fıkra anlatmaya başlar;

Bir yoldaş, her gün kalkınca Günaydın Güneş dermiş, o da günaydın Max, nasılsın bugün diye cevap verirmiş. Öğlen aynı şekilde, -Tünaydın Güneş, -Tünaydın Max, nasıl güzel geçiyor mu günün? Akşamüstü olup Max güneşe İyi akşamlar Güneş dediğinde, güneşten cevap yok… Max alınıp Neden bana cevap vermiyorsun diye sorunca, Ben artık Batı Almanya’dayım, senden bana ne? cevabını aldığını anlatırken sizin de yüzünüze bir gülümseme yerleşir, gerek fıkranın komikliğinden gerek çocuğun coşkusundan…

Birlikte yemek yediği arkadaşları gülerken, masanın öbür ucundaki yüksek rütbeli şahıs abartılı bir şekilde gülüp çocuğun yaka numarasını sorduğunda, yüzünüzdeki gülümseme öylece donakalır. Çocuğun kanının çekildiğini fark edersiniz, size çok uzun gelen saniyelerden sonra yüksek rütbeli bu sefer gerçekten gülerek şaka yapıyorum, komik fıkraymış der.

Çocuk nefes almayı başarır, gerilen omuzları iner ama sizin sinirleriniz laçka olmuştur, doğru dürüst rahatlayamazsınız bile, bunun olabilitesinin yüksekliği üzerinize çöreklenir.

Filmde başrol oynayan adam aynı zamanda Michael Haneke’nin 10 sene aradan sonra yeniden bu sefer İngilizcesi çekilen meşhur Funny Games filminin orijinal versiyonunun da başrol oyuncusudur. Filmin çekimlerinden hemen sonra vefat etmiştir. Funny games’in yeniden çekilmiş versiyonunun da komik bir hikayesi var, filmin orijinalinde aile polisin numarasını bilmediği için arayamazken, Amerika’da nine one one’ı (911) bilmemek mümkün olmadığı, bu kimseye inandırıcı gelmeyeceği için, senaryoda değişikliğe gitmek zorunda kalmışlar.