Saturday, August 7, 2010

Çocuklar gibi

Sezen aksu’nun çocuklar gibi şarkısının sözleri Sabahattin Ali’ye aitmiş.

Bazı insanların inanılmaz özgün bir üslubu var, nitekim çocuklar gibi şarkısı da Kürk Mantolu Madonna’da geçen bir cümleyi okurken aklıma geldi. Adam kitabını okurken şiirini hatırlattı kısacası. Vay anasını.

Kitabı dün gece 2'ye kadar okumuş,bitirmiş ve doludizgin Sabahattin Ali rüzgarına kapılmışken değinmek istedim.

Şarkıya gelecek olursak, bende hep böyle olur, bazen bazı şarkılar sizi öyle bir yakalar ki anlam bile veremem ben bu şarkıyı neden bu kadar çok seviyorum diye. Onur Akın’ın seviyorum seni şarkısı vardır mesela, lisede keşfetmiştim gizli gizli dinlerdim. Sonra üniversite 2. sınıfta bir gün İstiklal’de yürürken duydum, şarkıyı dinlediğimi söyleyemedim, vitrindeki bir şeyi beğenmiş gibi yapıp oyalanmıştım. Ne zamanki sözlerinin Nazım Hikmet’in bir şiirinden olduğunu öğrendim, melodisinde hiçbir özgünlük olmayan hafif arabesk şarkının beni nasıl o kadar derinden yakalayabildiğini anladım. Sırf beni değil hatta, geçen ay arkadaşlarım bize geldiğinde çalmıştım, değiştirecekken koro halinde “değiştirme!” diye bağırmışlardı.

Dönem dönem bir şeylere kapılırsın ya, bende en çok yazarlar da olur mesela. Bir kaptırdım mı bir süre sadece tek yazar okurum. 3 sene önce de Aziz Nesin’e kaptırmıştım. Hani bazen sadece kendin ne düşündüğünü söyleyebilmek için soru sorarsın ya karşındakine. Sanki durup dururken gelen “Sen kim olmak isterdin?” sorusu en az damdan düşer gibi söyleyeceğin “Ben Aziz Nesin olmak isterdim” lafı kadar garip değilmiş gibi... Öylesine cevabı bile beklemediğim aptal bir soru yöneltmişken karşımdakine, “ben kendim olmak isterdim ama kimin eserlerine sahip olmak isterdin dersen Sabahattin Ali” demişti hayatta tanıdığım en az konformist olan insanlardan biri...

Kendim olma fikrine de alıştım sanki.

Türkiye'de yazarlar mütemadiyen öldürülür biliyorsunuz. Sabahattin Ali'nin ölümüyle ilgili de bugün gazetede bir yazı vardı tesadüfen, belki ilginizi çeker.

Thursday, July 29, 2010

macarların yardım çığlıkları

blogumun adresini yazdığımda, kudüs fotoğrafıyla birlikte bible studies bilgileri veren bir site çıktı. hayırdır inşallah. cat stevensish.

anlatacak çok şeyi olan insanların, kendiliğinden bunları anlatmaması ne kadar acı aslında. dedemle oturduk tv izliyoruz, budapeşteyle ilgili bir gezi programı. 1956 yılında ruslar macaristanı işgal ederken, macarların "gelin, bizi kurtarın"* diye bütün dünyaya yolladıkları yardım çığlıklarını günlerce radyodan verdiklerini anlattı.

tarihle ilgili bu arkaplan hikayeler beni çok etkiliyor. one death is tragedy. a million deaths is statistics, etkisidir belki de.

*kimse kimsenin yüzü suyu hürmetine kahramanlığa soyunmuyor tabii. hele de ruslara karşı. komik gördüm sizi macarlar...

of bu arada ben de bu eskiler konusunda baya iyiyim, program bitince başka kanalda film izlemeye başladık, eski film, dedem aktörün adını hatırlayamadı da ben bildim. burt reynolds.

aa farah fawcett de var. ilginç bir şeye benziyor. bakayım biraz.

Friday, July 2, 2010

2 Temmuz


En güçlü ifade biçimi dediğin zaman karikatür gelir aklıma hep. En zorudur karikatür; ya hiçbir şey söylemeden ya da sadece birkaç sözcükle, 2-3 karede anlatacaksın ne demek istediğini. Bırakacaksın eserin kendini anlatacak. Çok zor. O yüzden bu kadar değerli zaten. O yüzden bu kadar nadir bir yetenek.
Çok keskin ve kıvrak bir zekanın ürünü.  Ve o yüzden de o keskin ve kıvrak zekaya karşı tolerans bu kadar düşük zaten... Sonuç;

2 temmuz. Sivas Katliamının 17. Yılı.

Aynı dili konuşup, aynı havayı solumuş olmaktan en çok gurur duyduğum insanlardan birini katletmek için bir araya gelmiş binlerce, milyonlarcasının günü.

Böyle demem onu kızdıracaktır aslında, yaşamını toplum psikolojisiyle mücadeleye ve bireyselciliği yeşertmeye adamış her insan gibi.

Ama herkes o kadar güçlü gelmiyor bu hayata. Bazıları tutunabilmek için destek arıyor.

Çok da bir şey yok söylenecek, Genco Erkal'ın Sivas '93 oyunu hala devam ediyor mu bilmiyorum ama rastlarsanız mutlaka gidin...

O günün ardından yapılan bazı karikatürlere bu adresten ulaşabilirsiniz.


Monday, June 21, 2010

Öğreten, öğrenir.

Yazarken sık sık dil konusuna gelmemden anlamışsınızdır ki ben gerçek bir fanatiğim. Bu fanatikliğim sadece yabancı dile karşı değil, türkçeye karşı da aynı merakı duyuyorum ve anadilim olmasına rağmen o açlığı hissediyorum kesinlikle tatmin olmuş değilim! Dili kullanmak müthiş bir yetenek. Kendini minimum kelimeyle ifade etmek dili kullanmak değil, konuşmak bile sayılamayacağı için onu es geçiyorum. Ama istediğin kadar kitap okumuş ol, kelime haznen geniş olsun bunları konuşurken kullanabilmek, usta manevralar yapabilmek gerçekten büyüleyici. Böyle birini saatlerce dinleyebilirim diye düşünüyorum.

Amatör. Profesyonelin zıt anlamlısı olmanın yanı sıra latince "amat- amor- am-" yani sevmek kökünden geldiğin duyduğumdan beri bu kelimeyi daha da çok seviyorum.


Yabancı dil konusunda da amatörlük her zaman baki. İnsan yabancı dil söz konusu olunca daha da sabırsız oluyor, bir an önce belli bir seviyeye gelmek istiyor. Çünkü her ne kadar dili sevsen ve kendini dolambaçlı yollarında kaybetmek istesen de bir yandan da en kestirme yoldan sonuca ulaşıp onu iş hayatına uyarlamak ve paraya dönüştürmek zorundasın. Büyüklerimizden zaman zaman işitilen "sana yapma demiyorum, hobi olarak yine yap" dengi bir durum söz konusu burada. Kendini garantiye al da sonra naparsan yap gibi...


13 yaşından beri "sihirli değneğin olsa ne yapardın?" sorusuna olan cevabım hiç değişmedi; bütün dilleri konuşabilmek. (13 yaşına kadar olimpiyat şampiyonu olmak istiyordum.) Bir dilde uzmanlaştığın zaman yapabildiğin o çift anlamlılıkları, zeka pırıltılarını görebilmek, hissedebilmek. Divan edebiyatındaki gibi kıvraklıkların başka dillerdeki yansımalarını inceleyebilmek (hoş o da başka dil sayılır ne de olsa arapçaydı.) Ütopik bir dünyada bunları yapabilmek ne kadar güzel olurdu.


"Ölü dil,""amaan, ne işine yarayacak" kaygısı gütmeden latincenin köklerine insen halbuki, o etimolojiyi hatmettikten sonra üstüne Roman dillerini inşa etsen, çıkarımlarda bulunsan neyin neden nasıl gelişmiş olduğuna dair...


"Öğreten, öğrenir." Qui docet, discit latincesi. O gün internette dolanırken rastladım çok etkiledi. öğrenme aşkına yapılıyormuş her şey diye düşünüyorum. Günümüzün pragmatizm girdabındaki dünyasında ancak üstün zekalıysan ve kendini bilime adarsan böyle bir lüksün oluyor, insanlar seni maddi manevi destekliyor ve sen ne yaparsan bilim aşkıyla yapıyorsun. (O da ancak gelişmiş ülkelerde. O gün Ali Nesin'in yazısını okuduktan sonra emin oldum ki buralarda iki türlüsü de yok.)



Halbuki şimdi (paralel evrenlerin bu aciz versiyonunda) misal latinceyi (onla başladım, onla gideyim) öğrensen öğrensen iş hayatında kullanmak, belki insanları biraz etkilemek için öğreniyorsun. Olabilecek ulvi amaçlara kıyasla ne kadar ucuz. Öğrenmek bile değil aslında ezberlemek. Al bir Roma Hukuku kitabı ezberle mesela. Hem millet 1. sınıfta gördü, hatırlamıyordur da, hadi yine iyisin, işin kolay. Ya da mare nostrum diye dövme yaptır, Deniz Gezmiş'e atıfta bulun, ben siyasetten de anlarım, çok yönlüyüm havalarına bürünürsün hem.

Acıklı hakkaten.

Tuesday, June 15, 2010

Kafatasçı geldi 'aanıımmmm

Bugün kendi kendime çok güldüm. Kendi kendime başka bir şeye gülmedim, kendime ve düştüğüm duruma güldüm. Hakkaten büyük konuşmamak lazım, elime geçen her fırsatta aşırı milliyetçi kesime, ülkücü, kafatasçı gibi bilumum yakıştırmada bulunan ben, bir olay olduğunda sıcağı sıcağınayken, uzun uzadıya düşünmeden verdiğim ilk tepkide aynı bir MHP’li gibi düşünüyorum. Nitekim Hürriyet Pazar’ın MHP milletvekili Deniz Bölükbaşı ile yaptığı röportajın ilk sayfaya yansıyan cümleleri şunlar;
“Hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Filistinliyiz diyoruz. Hepimiz Türküz demiyoruz. Filistin bayraklarıyla cenaze namazı kaldırıyoruz Türk bayrağı yok.”

Kaderin cilvesi diye buna deniyor galiba bir gün kafatasçı de ertesi gün fikirdaş ol :)) Çocukluktan aşıladılar bu milliyetçilik damarını galiba ne bileyim, ne kadar ben bireyselciliğe inanıyorum desen de kendini gösteriyor. Gerçi kendi kendimi yemeği düşünmüyorum, çünkü ne de olsa zayıf mahlukatlarız ve kendimizi tanımlamak ve ifade etmek için belki de sınırları önceden belirli kavramlara ihtiyaç duyuyoruz. Yine de bunun farkında olmak bile güzel bir şey bence, en azından bunu kabul ederek başka insanlara karşı kalıplaşmış önyargıların olabileceğini de kabul edersin ve bunları bulup yoketmek için çalışmaya başlarsın. Bir bakmışsın uluslarüstü, sınırlarötesi bir insan olup çıkmışsın :)))

Yoksa Hintliler pis, Fransızlar ukala ve hatta Kayserililer kurnaz, Adanalılar ayı nereye kadar. Bir de o kadar sık duyuldu ki hani Kanlıca’nın yoğurdunun meşhur olması gibi bir gerekçe içeriyor sanki, artık kanıksandığı için...

-Ayol şekerim bilmiyor musun? Adana’nın ayıları meşhur...
-E gidip yiyelim o zaman bir tane?!

Bu arada hakkaten ne büyük konuşsan başına geliyor, istisnası yok. Cmt akşam Marmara hotelin önünden geçerken güzel giyinmiş 2 tane kız vardı çiçekliğin ucuna ilişmişlerdi, ikisi de telefonuna bakıyordu, mesaj falan yazıyorlardı, şaşırdım Allah Allah dedim, arkadaşım şakayla karışık, belki telekızlardır ne de olsa otel önü falan dedi. 48 saat bile geçmeden aynı arkadaşımla aynı çiçekliğin ucuna ilişmiş telefonda birine ulaşmaya çalışıyorduk ve ben etek giymiştim J

Sunday, June 13, 2010

xxx


Bir gün sabah kalkıp eğlenmeyi hiç bilmediğini farketmek.. Eğlenceyi sürekli başka değişkenlere endekslemiş olmak... Sadece sitede dolanması bile çok eğlenceli olan, üstüne üstlük lokal insanlarla tanışma fırsatıyla bedava tatil sunan siteye üyeliğinin 4 aydır girmediğin için deactivé olması.. Ardarda 2 kere hem de... Daha 23 yaşında...

Yazmamak.. Neden yazmadığını sorgulamamak.. Yaşamamak...

Oradan oraya savrulup durmak... Bu akıntıda güzel insanlarla tanışmak aslında, ama durup değerlendirecek, özümseyecek bilinçten yoksun olmak..

Mutsuz değil uyuşmuş olmak... Antidepresan falan da kullanmadan hem... Düşünmeyi reddetmek.. Aşık olmuş olabileceğini bile rüyalar vasıtasıyla fark etmek... Kaç vasıtayla gidileceğinin belli olmaması... İlginç bir şekilde tepki vermemek.. Daha önce en küçük hoşlanmada ortalığı birbirine katarken...

İnsanların daha dikkatli bakması, yüzünü, mimiklerini incelemesi, gözlerinden derin anlamlar çıkarmaya çalışması.. Sonra boş bakışlarının onlara ipucu vermeyeceğini düşünerek olsa gerek, yavaşça “sen çok değiştin” demeleri, sonra kibarlaştırmak isteyerek “sakinleştin” demeleri, sana bir zamanlar histeri adını takmış insanın bile insanlara ne kadar ciddileştiğini söyleyip durması.. Durduğun gibi durduğun zaman insanların ciddi addettiğini farketmek...

Ve şimdi devam etmek,


Sıkıldım kedi seveceğim biraz...

Tuesday, June 1, 2010

Yankılar


Bütün olanlardan sonra kafayı toparlamak biraz zor ama tek bir cümleyle özetlemek gerekirse ben dün dinin milliyetten daha önemli olduğunu gördüm.

İsrail yaptı, yine kabağı bizim başımıza patlattın diyorsunuz belki de ama dün ben bir kez daha insanların kendini belki haklıyken nasıl da haksız yere düşürebildiğini gördüm.

31 Mayıs 2010 günü Taksim’de yapılan protesto gösterilerinde tek bir Türk bayrağı yoktu. Keza İskenderun’da öldürülen “Türk” askerler de kimsenin umrunda değildi.

Beni teknik detaylar çok ilgilendirmiyor açıkçası, yok İsrail şu limana değil bu limana yanaş demiş de yok bilmem ne... Kardakla ilgili teknik detayları kim hatırlıyor? Popülist yaftası yapıştırılan Yılmaz Özdil çok güzel yazmış bugünkü yazısında ve belki de sırf bu yazı yüzünden izleyici kitlesinin yarısını kaybetmeyi göze alarak... Ya gerçekten sapla saman ayıramıyorlar, ya da aslında her şeyi çok iyi ayırıyorlar da böyle kullanmak işlerine geliyor. Dediğim gibi artık kimsenin Türklük umrunda olmadığı için, ortak değer olarak türklüğü paylaştığı kişiler de umrunda değil. Müslüman mısın değil misin, tek soru bu.

Çok yakında kimlik tanımı sorularına “Türküm” diye cevap veren bir avuç insan kalacağız. Hatta biraz melankolik biraz buruk bir gülümsemeyle bakacaklar yüzümüze, aynı geçen yaz tanıştığım, ısrarla “ben çekoslavakyalıyım, çekoslavakya’da doğdum ve benim için seçim yapmak mümkün bile değil” diyen kadına benim baktığım gibi...



ve ben dün malesef yeniden 6-7 Eylül potansiyeli gördüm. Fundamental ırkçılığın esas olduğu ülkemde 55 senede bir arpa boyu yol katetmekten bahsetmek ne yazık ki mümkün değil.

Etrafta duyuyorum işte "Hitler hepsini öldüremedi kalanlar bunları yapıyor" falan filan. O yere göğe sığdıramadığınız Naziler 20 sene önce de Türkleri öldürdü, kimse hatırlamıyor galiba. Aa pardon Türkler kimsenin umrunda değildi, unutmuşum...

Saturday, May 22, 2010

Robin Hood

Robin Hood filmini şahsen çok beğendim. Akşamında da History Channel’da filmin yönetmeni Ridley Scott’un ve başrol oyuncusu Russell Crowe’un (aynı zamanda yapımcılar arasında) Robin Hood efsanesi hakkındaki açıklamalarına denk geldim. İyi ki de filmi izledikten sonra denk gelmişim çünkü –hayatı boyunca derse girmeden önce o gün işlenecek konuları okumamış biri olarak- insan filmi izlemeden çok merak etmiyor. Aynı şekilde daha önce görmediğim bir yere giderken de çok bir şey bilmeden gidiyorum, dönünce merak edip okuyorum. Aslında o yüzden heryere 2 kere gitmek lazım hihi J

Filme dönecek olursak, aslında History Channel’daki programda belirtildiği gibi, Robin Hood’un gerçekten yaşayıp yaşamadığı bile bilinmiyor ama yaşadıysa da 1150-1250 yılları arasında olduğu varsayılıyor.  Robin Hood vardıysa filmde öngörüldüğü gibi en çok 1199-1215 yılları arasına yakıştığı da bir gerçek. 1199’da İngiltere’de John’un kral olarak başa geçmesiyle tam anlamıyla bir tiranlık hakim oluyor ve 1215 yılında Magna Carta imzalanana kadar bu devam ediyor. Robin Hood karakterinin ya da efsanesinin doğuşu için en elverişli şartlar söz konusu kısacası. Filmde de Robin Hood’un nasıl Robin Hood olduğu anlatılıyor zaten, klasik anlatışın bir başka versiyonundansa bu yaklaşım benim çok daha fazla hoşuma gitti. Yoksa Robin Hood’un hırsızlık yapmasına rağmen sevilmesi ve çok iyi ok atması falan anaokuldan hallice...

Wikipedia’da yer alan bilgilere göre de Kral John zaten en çok Robin Hood’un düşmanı olarak ve Magna Carta’yı imzalamak zorunda kalışıyla biliniyor. Lakabı da yumuşakkılıç. Zaten filmdeki gibi komedi unsuru olacak kadar kötü savaşıyorsa savaşta ölmemiş olması bile bir mucize...

Dönem filmi yapmanın en zor yönlerinden birinin dili nasıl kullanacağına karar vermek olduğunu düşünüyorum. 1200lerde kullanılan ingilizceyi (Shakespeare’den bile eski) kimsenin anlamayacağını düşündüklerinden olsa gerek tamamen güncel bir dil kullanılıyordu. 150 yıl sonra başlayan yüzyıl savaşlarındaki etkileşimler sonucu ingilizceye yerleşen latin kökenli kelimelere bile bütün halk hakimdi. Aristokratların hakim olması şaşırtıcı olmazdı çünkü o yıllarda İngiltere’de sarayın dili fransızcaydı. Hatta John’dan önceki kral olan Richard doğru düzgün ingilizce dahi bilmezmiş (lakabı bile fransızca; coeur de lion –lionheart-) ve İngiltere’nin şuanki topraklarında hemen hemen hiç bulunmamış, hep Fransa topraklarında fethettiği yerlerde yaşamış (hatta filmde tabii ki yer almıyor ama laf aramızda sevmezmiş de "ada"'yı, yağmur çamur hoşuna gitmiyordu demek adamcağızın.)

Fransızların da 800 senedir aynı şekilde küfrettiğini düşünmek bile komik. Ama belki çok temele yerleşmiş gündelik kelimeler uzun süre geçerliliğini koruyor olabilir. Çünkü ben Atina’da 2 yaşlı adamın kavgasına şahit olmuştum ve biri ötekini itip, "siktir git" demişti. Rehbere sorduğumda bazı türkçe küfürlerin hala kullanıldığını söylemişti (daha çok yaşlılar tarafından.) Ama demek ki biz 100 küsur sene önce de onu kullanıyormuşuz ki Yunanlara da geçmiş. Yoksa dil o kadar değişen bir şey ki, değil küfürler kavramlar bile değişiyor, eskinin yazılmak'ı şimdi yazmak. çıkmak'a da yeni bir isim koyduklarında bizden sonraki jenerasyon bizle dalga geçebilir.

Aynı şekilde, size zamanında yabancı dilden geçmiş bir kelimeyi o yabancı ülkede kullanırsanız da alay konusu olabilirsiniz. Mesela biz komodin kelimesini hala kullanmamıza rağmen ve tdk arattığınızda kelimenin orijinal yazılışını bile vermesine rağmen, Fransa'da komodin dediğiniz zaman gülerler hatta Fransızca öğretmeni öyle bir kelimenin olmadığını iddia eder. Aynı şekilde Arap arkadaşınızla konuşurken mecburen dediğinizde gülümser, mucberen der. 

Şu dil ve diller arası etkileşimi ilginç bulduğum kadar borsayı falan ilginç bulsaydım, gideceğim yere tahterevalliyle giderdim ayrı mesele...

*Bu arada borsa için verdiğim linki okuyun, ben kahkahalarla gülmüştüm. hem hakikaten açıklayıcı :)

Sunday, May 16, 2010

Bursaspor

Bugün caddedeydim. Açıkçası gitmeden önce baya endişelenmiştim ama yurtdışında yaşayan ve yeni evlenmiş bir arkadaşımı görmek için tek şansımdı.

-Bu arada arkadaşım yarı Türk yarı Suudi Arabistanlı. Çok başarılı, hep öyleydi. Kocası da çok tatlı bir çocuk, diplomat bir ailenin oğluymuş aynı zamanda. Arkadaşlarımızdan hiç farkı olmayan, çok şeker bir çift ama benim bu durumda aklımı kurcalayan çok şey var. Birbirlerini çok sevdikleri her hallerinden belli ama tutup çocuk günün birinde 2. eşi almaya karar verirse, bu nasıl oluyor? Sonuçta ülkenin kültürü de hukuku da bu, alabilir, hatta almazsa fakir sanıyorlar falan evet ama kız da bir yandan Türk mantalitesiyle yetişti. (Gerçi sadece Türk vatandaşı olması durumunda üstüne kuma alınamaması yönünde yeni bir yasa çıktığını söylemişti birkaç ay önce tanıştığım Suudi Arap nişanlısı olan Türk bir kız ama doğruluğunu araştırmadım) Yine de öyle bir durum olma ihtimalinde tutup orada boşanma davası bile açamıyor. Neyse felaket tellallığı yapmayayım ve bu durum benim kuruntum olarak boş yere endişelendiğim şeklinde kalsın.-

Öteki konumuz final maçı J Belirtmem gerekir ki ben daha GS falan bile şampiyonluk yarışında havlu atmamışken (fii tarihinden bahsediyorum yani hehe) Bursa şampiyon olsun istiyordum. (Hatta Bursa maçında keşke yatsalardı diye düşünmüştüm.) Romantik sebepler: Trabzon hariç ilk defa bir Anadolu takımı falan filan...

Ama yine de Fenerliler malzeme verdi mi tam veriyor J Daha önce son maçta şampiyonluğu kaçırmışsın, yani lanetli bir durumun var bu bir, oynadığın takıma daha 2 hafta önce yenilmişsin, yani yenileceğini garantilemese bile sallantıda bir maç olacağını garantileyecek bir durum söz konusu bu iki, niye kutlamaya başlarsın maç başlamadan tey tey J Bu arada daha önce bu konulara hiç değinmemiş olmamdan anlaşılıyordur ki ben futbolla hiç alakadar değilim, hatta yüzme dışında hiçbir sporla alakadar değilim, babam maçlara götürürdü ama ayakta durmaya üşenirdim izlemezdim bile (Kopenhag maçı hariç öhöm öhöm.)

İnsanı gülümseten görüntüler de vardı, insanların maçın yayınlandığı kafelerin önündeki otobüs duraklarının üstünde oturup maçı izlemeleri gibi J Hatta 2 çocuk caddebostanda taa karşı kaldırımda oturmuş izliyorlardı, biri saf saf beyazlar biziz di mi diyordu, belki mahsus rahat sevinebilmek için orda oturmuşlardır J

Monday, May 10, 2010

Baykal'ın istifası

Baykal’ın istifasının ardından ilk şok atlatıldıktan sonra, bak gidiyor ama AKP’yi de beraberinde götürüyor, mağduru oynamak için mahsus yapıyor, çok istediler geri geldim diyecek, son hamlesinde dahi AKP’den oy tırtıklıyor fikirleri havada uçuşsa da bildiğim tek bir şey var ki Türk halkı zinaya prim vermez. AKP’yi ayıplar çok çok, ama Baykal intihar komandosu da olsa harakiri de yapsa bu CHP’ye oy olarak dönmez, hele ki AKP seçmeninden... Bekarları kolay kolay meclise bile sokmayan bir halktan bahsediyoruz, her şey izlenim, her şey dışardan nasıl gözüktüğün... Evli ol da ne yaparsan yap, nitekim istisnasız hepsi öyle yapıyor. İşte arada bir de böyle şeyler oluyor...

1 ay sonra gelen edit: Nitekim Tayyip'ten ahlak dersi gecikmedi. Hatta mizah dergilerinden biri de çok güzel bir şekilde kapağına taşıdı bu ahlak dersini, elini beline koymuş bir kenar mahalle kadınına "Biz orda anayasayla uğraşırken sen kim bilir neler yapıyordun 'aaannıııımmmmm" dedirterek...

O kapağın görüntüsünü bulamadım ama aşağıdakine günlerce güldüm :)

Sunday, May 9, 2010

Çeyrek Yaşam Krizi

Konu artık 3-5 kilo verirsem, bak o zaman mutlu olacağım meselesi değil... (o 5 kilo verilmiyor zaten :) )

Bir erkek arkadaşım olursa mutlu olacağım meselesi de değil. Her ne kadar çeyrek yaşam krizi denilen şeyde gönülsüz bekarlığın büyük rol oynadığı söylense de durum bununla da sınırlı değil.

Konu, bütün yaşadıklarının adının konulmuş olmasına, gerekçeleriyle belirtileriyle neden ve nasıl etkilediğiyle her şeyi biliniyor olmasına rağmen bundan nasıl etkilendiğin...

Adı; çeyrek yaşam krizi. Okuldan yeni çıkan ve hayatın gerçekleriyle karşılaşan insanları kapsıyor. gerekçeleri maddeler halinde o kadar kesin hatlarla belirtilmiş ki, netliği bile sinir bozuyor.

Aslında hayatın ileri safhalarında da karşılaşılabilecek sorunlar... işinden memnuniyetsizlik, yalnızlık, ekonomik stres, başarılarını yetersiz görmek... Ama bunun adının çeyrek yaşam krizi olarak anılmasının sebebi,  sorunların ileri yaşlarda da karşılaşılabilecek nitelikte olmalarına rağmen, şu anda, hepsinin, aynı anda, biri ardına öteki şeklinde karşına çıkmasıdır.

Teker teker gelin diyemiyorsun. Alışık olduğun gibi hayal dünyana da kaçamıyorsun. Şu ana kadar karşılaşılan problemler sen hayal dünyanda oyalanırken kendiliğinden çözülürdü. Çünkü zaten senin çözebileceğin şeyler olmazdı, söz sahibi olmazdın. Annen, baban ya da her neyse, sana yansırdı tabii ama başkasının problemi olurlardı ve sen istesen de karışamayacağın için bir süre sonra bir bakardın ki çözülmüş.

Artık öyle değil. Şimdi hayal dünyana kaçıyorsun, internette ne bulursan okuyorsun, yakışıklı bir çocuk kestiriyorsun gözüne, biraz daha hayal kuruyorsun, dönüp bir bakıyorsun, sorun olduğu gibi yerinde duruyor. Hatta olduğu gibi de değil, daha da büyümüş bir şekilde.

İnsanlarla konuşuyorsun, arkadaş grubunun en pozitifi olarak bilinen insanının da, paratoner gibi bütün negatiflikleri üstüne çeken insanının da seninle birebir aynı süreçten geçtiğini görüyorsun. Ama işte adını da bilsen, yaşadıklarının birebir aynısını hatta daha ağırını yaşayan milyon örnek de bulsan, bu seni bir nebze olsun rahatlatmıyor.

Önceki nesiller bizden çok memnunlarmış, hatta bizi gıptayla izliyorlarmış. En önemli meslek olarak kendimizi görüyormuşuz. Kendimizi dinlemek ve anlamak taviz veremeyeceğimiz tek şeymiş. Bir şekilde kişiliğimizi yansıtmanın yolunu mutlaka buluyormuşuz.

Peki hepimizin yetenekli olduğunu kim söyledi?

Mutsuz olduğumuz şeyle yetinmiyoruz, aferin bize. Peki sorgularken mutlu olacağımızın garantisi var mı?

Ben sorgulayarak, okuduğum branşı icra eden asla onlardan biri olmayı istemediğim insanları görerek, her şeyden, en önemlisi gerçeklerden uzaklaşırken bütün bunların bana ne faydası olacak?

Kendimizi ifade edebiliyoruz, ne mutlu bize. Kendini ifade ede ede öldü derler.

Sunday, April 25, 2010

Reklam dediğin :)


Yaratıcılık sınır tanımıyor tabii. Ah bir de kanunlar olmasa...


Lefkoşa’da bir ayakkabı mağazasının camında Uma Thurman’lı bu ange ou demon reklamı vardı. Adam parfüm şişesini ve kadının eteğini silmiş, yerine Thurman’ın ayak hizasına kendi ayakkabılarını sıralamış. İşte budur :))) 

Masal

Bir gün bir hikaye duymuştum. Şöyle başlıyordu;
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Bu kız aynı zamanda padişahın kızı olduğundan görkemli bir sarayın içinde yaşarmış.
-Şaşırmayın o zamanlar estetik falan olmadığından padişah kızları çirkin de olabiliyor-
Her neyse bu kız güzel olduğu kadar da kendini beğenmiş imiş. Kendisine talip olan nicelerini, onun orası eğri, bunun burası büğrü diyerek reddediyormuş.
-Bu da güzel kızların, yerli yersiz kapris yaptığı “gerçeği.” Bilmiyor musunuz? Güzel kızlar saçmalar mütemadiyen-
Sonra kız güzelliği solup da talipleri birer birer yok olup gidince, yaşlı ve çirkin bir erkekle evlenmek zorunda kalmış.
-Bir defa bu kız tut ki hakkaten yaptığı bütün her şeyi sadece şımarıklık adına yaptı, bir şeye güveniyordu da bu kadar şımarabildi. Nitekim bu güvendiği şey babasıydı, babası onu gençliğinde o kadar şımartıyordu, kızının bütün kaprislerini görmezden geliyordu, hikayeni anlatanın inancına göre onu mutlu edecek adayların hepsini bir bir harcıyordu da hiç mi alıp kızı karşısına konuşmadı. Ha madem konuşmadı, kızım değil mi işesin (bkz. Cem Yılmaz, erkek çocukları, iran halısı trio ) mantalitesindeydi, nasıl sonra yaşlı ve çirkin bir adamla evlendirebildi. Kız kurusu olarak oturtsaydı sarayda. Belki adamı devirdiler demeyin, ben de o zaman talipler kralın kızıyla evlenmiş olmak için mi kızı istiyorlardı hem para hem güç derim, olmaz. Nitekim bu hikayelerde güç, para, taht kavgası falan olmaz, olursa da çeşni olur. Taht kavgası deyince aklıma Lion King geldi ama ona laf yok J-
Neyse devam ediyorum. Makul bir sürenin ardından bu eski taliplerden biri merak ediyor, bu kız ne yapar ne eder diye. Bu kimseleri beğenemeyen kız en sonunda kiminle evlendi göreyim istiyor. (hikaye anlatıcısının hikayede kendini bu şahısla özdeşleştirdiğine dair güçlü tezim var, az sonra)
Köye gittiğinde sorunca söylüyorlar evlendiği şahsı, nasıl olur diye küçük dilini yutuyor ve kızın evine yollanıyor.
Kızın kapısını çalıyor, iş bu ya kocası evde değil. Soruyor kıza.
Kız bunu arka bahçeye çağırıyor. Arka bahçe S şeklinde bir gül bahçesi. Kız adama dönüyor diyor ki; bu bahçede yürümeye başla, istediğin kadar vakit geçirebilirsin, bana bu bahçedeki en güzel gülü getirmeni istiyorum. Ama unutma tek kural var, asla arkana bakamazsın, geri dönemezsin.
Adam yürümeye başlıyor, bir gül görüyor, evet bu çok güzel, koparıyor onu, yok ilerdeki daha güzelmiş galiba deyip atıyor elinden, ama ötekinin yanına vardığında ışık oyunu olduğunu görüyor, o kadar da güzel değilmiş. Derken bir bakıyor bahçenin sonuna gelmiş. Ve bahçenin sonundaki solgun gülü almak zorunda kalıyor. Kendini bahçenin sonunda bekleyen kıza veriyor soluk gülü.
Gördün mü diyor kız, ben de işte taliplerime öyle yaptım sonunda soluk adama kaldım.
Normalde “ders veren” cümle olduğu için bu kızın lafı aslında uzun uzun  dehşetengiz bir şekilde anlatılıyor ki, dinleyici küçük kızın pırpır atan yüreği korkuyla büzüşsün, bak onun başına gelmiş ama sen bu hikayeden ders çıkar tonlamasıyla kız kendini şanslı sansın.
Şimdi falsonun bini bir para,
Bu hikaye, kızın kendini uğraştırmasını istemeyen üşengeç erkeğin, kızın yüreğine bak ayağını denk al, karşına çıkan en iyi talip ben olabilirim, sonra benden de kötüsüne kalırsın korkusunu daha küçükten salmaktır. Sokakta, ilik gibi kızların yanında eciş bücüş erkekler görmemizi o kızların küçükken bu hikayeye maruz kalmış oluşuyla açıklayabiliriz.
Bu kızlar hiçbir şeyi sorgulamasın, aman bunu da bulduğumuza şükür diye kendilerini kapışsın ister bu erkekler. Bu kızların arasında ilerde şöyle diyaloglar geçmesini isterler;
-Ya benimkinin pipisi sağa mı çekiyor ne?
-Sus sus boşver, ya hiç kalkmasaydı.
Yani kız güzeller güzeli olacak ama hiç bir şeyi sorgulamayacak, ilerde bunu da bulamam kaygısıyla kendisini kapışacak.
Yalnız şöyle bir şey var, hikaye kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Şimdi gerçekçi olalım, eğer kız hakikaten istediği her gülü “tutabilmiş” olsa, daha iyisini bulmadan “elindekini” bırakmazdı.
Nihahahahahaha
Acımasız ama gerçek. Korkutmak istemem ama tek bir hikaye anlatmakla bitmiyor iş malesef.  Yani seni yanında dolaştıran kız sorgulamadığından değil, daha iyisi çıkana kadar vakit öldüreyim diye seninle olabilir haberin olsun. Sen hızlı çıkar, kıza kız ne olduğu anlayamadan nikah basar 3 de çocuk yapıp hiçbir yere kımıldayamaz hale getirirsen bilemem tabi. Ama o kız senin aşık olduğun kız mı olur, o da tartışılır.

Çarpıcı başlık

“Aklım kalacağına param kalsın.” İlginç bir bakış açısı, değil mi? Bu tabiri ilk defa duydum. Hoş hepsi dönüp dolaşıp, mezara mı götüreceğiz‘e bağlanıyor, çok da ilginç değil. Ben mesela varyemez amca değilim ama (bu arada varyemez’in var ama yemez anlamına geldiğini 2 sene önce farkettim, yorumsuzdur :) ) tam tersi aklım kalınca döner alırım bir şeyi, gerçekten beğendiğim ve parasını çıkaracağım anlamına gelir çünkü. 2 mağaza sonra bir şeyi daha çok beğenirsem ama o ilk gördüğümü almış bulunursam üzüntüden kalbime inebilir.
Küçükken de bana yeni bir şey aldıklarında sinirlenirmişim, uzun bir süre alınanın yüzüne bakmazmışım. Hatta bir keresinde babama alma dediğim halde bana ayakkabı alınca (bak sen kendini bilmeze!) çok sinirlenip, torbayı elinden alıp, geri dönüp mağazanın içine fırlatmışım. Babam dayanamayıp bir tane patlatmış popoma. Düşünsene tek bir çocuğun var, özeniyorsun giydireyim diye, hem bütün şevkini kırıyor hem de seni herkese rezil ediyor. Tam dayaklık.
Annem mahsus sorarmış, “Kızım alayım mı sana?” diye. “İstemem anneciğim, paramız cebimizde kalsın” dermişim. 
5 yaş civarındayken, bir gün durup dururken anneme sormuşum, “Anne, bu yahudiler nerede bulunur?”
Bilmeyeniniz varsa, doğru cevap: Pazarda. Ha bu mevsimde güzel domates nerede bulunur, ha bu yahudiler nerede bulunur...
Annem şaşırmış, “Niye sordun, ne yapacaksın yahudileri?”
-“Ben onlardan para nasıl kazanılır, nasıl harcanmaz sorup öğreneceğim.”

Komik :)

Ama din nedir onu bile bilmezken, birden bire sorulacak soru değil tabii...
Çocuklar dinlemez sıkılır diyeceğiniz şeyleri, merak edip dinliyorlar.

Benim dinlediğim insanlar da stereotiplemelerden öteye gidememişler gerçi ama en azından ırkçı değillermiş. Küçücük yaşta hayvanlara ve kendinden herhangi bir yönden ayrışan bütün insanlara karşı nefret besleyen insan müsveddelerini görerek büyüyen zavallı çocuklar da var. Doğrusunun o olduğunu zannediyorlar. Children see children do. Yüreklerinde o nefreti taşıyarak büyüyorlar.

Friday, April 23, 2010

23 Nisan

Hayatında ilk defa deniz sezonunu bu kadar erken açıp, 23 Nisan’da denize girince neşe de doluyor insan haliyle :) Denizde bir ben vardım, bir de yabancılarla, hiçbir şeyde engel tanımayan çocuklar. 23 Nisan diye çocuklara yağ çekmiyorum, hakikaten çocuklardaki gözü karalık kolay kolay hiçbir büyükte olmuyor, o yüzden mıymıy çocuk hiç sevmem mesela. Bende işte bir denizde falan engel tanımam, serde yengeçlik var ne de olsa :)
Neyse efenim, ulus olarak hiçbir şeye egemen falan olduğumuzu düşünmediğim için çocuk bayramınızı kutlamak ve sizi çocuklar gibi spontane, gözü kara ve kararlı görmek isterim :)

Aseton


Adı aseton olarak yerleşmiş olmasına rağmen aseton çok zararlı bir maddeymiş. Tırnakları kurutuyormuş, inceltiyormuş, zayıflatıyormuş ayrıca cilde de zararlıymış. Bütün bunları geçen sene sephora’da acetone-free oje çıkarıcı gördükten sonra, onca sene aseton dediğimiz şey nasıl acetone-free üretilebilir diye merak edip araştırdıktan sonra bulmuştum. İnce ve sürekli kırılan tırnaklara sahip olduğu için normalin 3 katı para verip medikal bir yerde maniküre giden bir arkadaşım bile aseton kullanıyordu. Söylemiş olsalardı kullanmazdı diye düşünüyorum. Ben oje pek kullanmıyorum ama sık kullananlar için önemli olabilir düşüncesindeyim. Ben otorite değilim tabii ki, belki de okuduklarım sadece pazarlama taktiğidir çünkü böyle de bir link buldum, ama bence en azından aa hakikaten önemli miymiş bu kadar diye araştırın, aman abartılmış derseniz aseton almaya devam edin, ne bileyim.

Politically incorrect

-Nedir bu UMP?
-Sarkozy’nin partisi.
-Aa sahiden, nedir bunun açılımı? Geçen sene Polytechnique’de okumuş olan bir çocuğa da sormuştum bilememişti, sonra da çok hayıflanmıştı nasıl bilemem diye.
-Doğrudur, ben de bilmiyorum, kimse bilmiyor. Ama kitapta yazıyordur. Bakalım. Union pour(for) un Mouvement Populaire imiş. Halbuki ben Union pour la Megalomanie de President sanıyordum :)

Daha pazartesi Pascal'le aramızda geçen diyalog bu. Komik, di mi? Evet Pascal komik, kafadar, çok eğleniyoruz, her şey süper. Ama bir de bize espri malzemesi olmasının öbür yüzü var konunun. Ne de olsa hayat uzun vadede komedi de olsa, yakın planda trajedidir, Chaplin.

Fransa’da yakın planda son gerçekleşen ise komediye örnek teşkil etmekten baya uzak ne yazık ki... Lütfen önce linki okuyun sonra yazının devamını.

Adı üstünde politically incorrect yarışması. Yaratıcılığının sınırlarını zorlarken, beynine sansür koyamazsın ki, ne kadar ilginç örnekler çıkabilir koyarsan eğer? Ayrıca politically incorrect dedin mi en temel malzemeler ırk, dil, din ve bayraktır zaten. Eminim o yarışmaya Fransa’daki azınlıkların temalarını işleyen çalışmalarla da katılmıştır bir sürü kişi ama bunu gören azınlıklar bunun illa kişinin kendi fikri olması gerekmediğini sadece temaya güzel bir örnek teşkil ettiğini düşündüğü için o çalışmayla katıldığını, bu ikisinin arasındaki farkı görebilmişlerdir. Ama işte dünyanın neresinde olursan ol faşistlere laf anlatamazsın. Faşizmle milliyetçilik arasındaki farkı anlayamayan, örümcek beyinli, viral insan müsvetteleridir onlar çünkü... Jüri özel ödülü kazanmış çocuğu hapse tıktırmaktır yegane emelleri, gerekirse yasa değiştirerek... 

Kıbrıs

Ağustos böceklerinin sesi eşliğinde otel odasının balkonunda yazıyorum şu an, Kıbrıs’tayım. Aslında KKTC pasaportum olmasına rağmen hatırlayamayacağım kadar küçükken gelmişim en son. Bizimkiler Kıbrıs bizden önce AB’ye girerse diye düşünerek almışlar zamanında pasaportu*. Nitekim girdi Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye (Türkiye’nin kabul ettiği şekliyle Güney Kıbrıs) ama biz giremedik çünkü 74’ten sonra KKTC vatandaşlığı almış olanları onların tanımadığı bir dönemde girdiğin için yasak kapıdan girmiş saydıklarından, vatandaşlık vermiyorlarmış. Hatta annen baban onların Kıbrıslı saydığı biçimde(74’den önce) Kıbrıslıysa bile sen KKTC’de doğduysan yine vermiyorlarmış, normalde ebeveynden dolayı alma hakkın olmasına rağmen. O yüzden şimdi insanlar gidip Türkiye’de (Türkiye’yi tanıyorlar sonuçta) doğum yapıyorlarmış ve onun üstüne çocuklarına vatandaşlık talebinde bulunduklarında vatandaşlık vermek zorunda kalıyorlarmış, bununla ilgili birkaç dava kaybetmişler çünkü, formalite icabı başvurduktan sonra birkaç ay bekliyormuşsun sadece. Onların gözünde hukuken ölü doğmuş bir oluşumun offspringi olduğun için giriş çıkışı serbest bırakmış olmalarına rağmen bırak vatandaşlık almayı Güney’e bile sonradan edinilmiş pasaportla geçemiyorsun.

Bir de muallakta olan araziler var. Her iki tarafın da öteki tarafta kalmış gayrimenkulü varmış. Güney, ordaki Türk tapulu evlerde Rum oturtuyormuş ama istediğin zaman gel ev senindir diyormuş, dava açmaya kalkana da bilmemkaç senelik kirayı vermeyi teklif etmiş. Bizim tarafta durum pek böyle olmamış. Devlet Rum tapularını parselleyip parselleyip vatandaşa dağıtmış, Denktaş zamanında. “Hem böyle yaptılar hem uzlaşmaya çalışıyorlar, dolayısıyla da adamların elinde çok koz var” dedi konuştuğum adam. “Benim amcam sattı sattı yedi 20 sene çalışmadı. Böyle yapmayın bunları ilerde çocuklarınız ödeyecek dediğimde de bana güldüler. Ama biz olur da değişim yapılırsa diye dokunmadık verilen tapulara. Ben buradan arazi alacağım zaman da 3 kuruş fazla verdim türk arazisi aldım, ilerde sorun çıkma ihtimali yok en azından.” diye de ekledi.

Son olarak rumca Pontus Rumlardan gelen bir dilmiş, lazca bilen biri baya anlıyormuş. Zaten lazca çoğunlukla onun etkisi altında gelişmiş. Güneydeki insanlar da rum. Çoğu Osmanlı zamanında gelmişler Karadenizden. Anakaradakiler (Yunanlar) onları Helen Rum olarak görmüyorlarmış. Pontus rum ile aralarında sadece dil değil kültürel olarak da fark olduğunu düşünüyorlarmış. Ben bu kadar keskin bir ayrım olduğunu bilmiyordum açıkçası.

*Sen KKTC pasaportu aldında ne oldu dersen, sadece harç pulu ödemiyorum yurtdışına çıkarken bir o avantajı var. Avrupa pasaportu edinene kadar o da bir şeydir :)

Wednesday, April 21, 2010

Eyjafjallajokul

Bugün derleme haberlerle karşınızdayım. Son birkaç gündür herkes gibi benim de en büyük eğlencelerimden biri İzlanda’daki yanardağ. İzlandalı olmayan kimsenin telaffuz edemediği yanardağ, sanal alemdeki herkese neşe kaynağı oldu :) İzlandalı bir adam doğrusunun nasıl okunduğunu başa koyup sonra spikerlerin nasıl telaffuz ettiğini gösteren derleme bir video yapmış ki şahsen ben İzlandalıların okuyuşunu anlayamadım, harflerin çoğunu okumuyor ve orda yazmayan harfler söylüyor falan... Bir yerden tanıdık geldi gerçi (mademoiselle->matmazel)


Adına twitter hesabı da açmışlar, postlarından biri “Oh, for chrissakes ... Just call me "Jake.” Hala daha durup durup gülüyorum.

Youtube’daki linkin altında yazdığına göre de CNN’in meteorolojisti Chad Myers, “nasıl telaffuz edildiğini bilmediğim için ona E15 diyeceğim.” demiş.

Ekşisözlükte de baya popüler; potansiyel IKEA kanepe ismi falan yazmışlar. :) İzlanda baya mesafeli bir ülke olduğundan, izlandaca da kendince büyüyüp serpilmiştir herhalde ama az buçuk bir etki aldıysa da bu nispeten yakın Baltık arkadaşları olabilir diye düşünüyorum. İsveççeyi de çağrıştırmıyor değil.

Son olarak island mountain glacier demekmiş. Google translator “benim adım ahmet”i “my name is john” olarak çevirdiğinden beri, sağlamasını yapar oldum.

P.S: İsmi falan komik ama şaka maka hava trafiğini felç etti. bir yere gidecek olsam, tatilim olsa falan sinirlenirdim herhalde ama şuan tuzum kuru. Üstüne üstlük 1 haftadır uçak uçmadığı için karbon salınımını azaltmış, daha ne!

briefing

Ajansın en sevdiğim özelliklerinden biri herkesle konuşacak bir sürü konu bulunması. Herkes dolu, herkes komik ve neşeli ve en önemlisi kimse kasıntı değil. Kimse ay dur şu stajyere biraz mesafeli durayım, tavır takınayım ki haddini yerini bilsin halet-i ruhiyesinde değil.
Pazartesi günü bir markanın imaj kampanyası için bilgilendirme alıyorduk. Gördüğüm en kalabalık briefti. Gelen geçen bile neler oluyor burada diye bakıyordu. Kalabalık oluşuna değiniş sebebim, yani istense gayet cıvımaya müsait bir ortam oluşuydu çünkü 3 kişi bile bir araya gelse kahkahalar kopuyor.
Reklamlarda yasa gereği rakip firmaların adının kullanılamaması malumunuz. Haksız rekabet çerçevesine girilmemesi zorunluluğundan ötürü. Bunu bilen kreatif ekibin başındaki çocuk sordu, dedi ki; olumsuz bir şekilde kullanmasam  sadece vereceğim örnekte hiçbir yorumda bulunmadan adını geçirsem onu da mı yapamıyorum? Briefi veren cevap verdi; “İstersen -“rakipfirmanınadı” t...klarını yiyeyim- bile diyecek olsan yine de adını geçiremiyorsun.” Herkes koptu, benim gülmekten nefesim tıkandı. Ama işte gerektiğinde sonuna kadar ciddi olmayı da biliyorlar, nitekim 10 saniye sonra herkes susmuştu ve gayet ciddi bir şekilde briefin gerisini dinliyordu. Bu dengeyi tutturabilmek zor bir şey olsa gerek diye düşünüyorum. Helal olsun.