İşyerinde elime uykusuz geçince biraz okuyayım dedim, absürd basın özetlerinden derleme bir kısımla karşılaştım. Bir tanesi sabah gazetesinden “Türkiye’de artık romantik komedi de çekiliyor, gerilim filmi de, insan belgeseli de. Bundan yüzyıl önce bunlar olmazdı, çünkü niye, sinema yoktu.” Şeklinde bir yazıya rastlayınca arkadaşlara okudum, bir tanesi benden önce okumuş “dikkat et altında V.Ö. yazıyor yani Vedat Özdemiroğlu, parodi onlar” deyince farkettim. Sonra neden bu yazının gerçekten yayınlanmış olsa beni şaşırtamayacağı gerçeğini düşünürken aklıma o eşiği atlamama sebep olan haber geldi. 2 yıl kadar önce Çin’de gerçekleşen depremden sonra Milliyet gazetesi haberi şu şekilde sunmuştu, “29 yıldır tek çocuk politikası uygulayan Çin Halk Cumhuriyeti’nde gerçekleşen depremde okulların yıkılmasıyla bir nesil yok olmuş oldu.” Haberi aradım ama bulamadım o yüzden tam verememiş olabilirim anlamı ama kısacası o tek çocuk politikası lafını öyle bir koymuştu ki sanki o nesil o yüzden yok olmuş izlenimi vermeye çalışmıştı. Ben ne kadar istesem de o kadar saçmalayamayacağım için size anlatılmak isteneni doğru aktaramamış olabilirim, özür dilerim. Kısacası, anladık RTE’nin lafını desteklemek istiyorsun da bu kadar mı desteksiz sallanır, çocuk dediğin okula gider zaten, eğer tek çocuk değil 3 çocuk yapmış olsalardı öteki 2 çocuk yine okulda olacaktı, çünkü adı üstünde çocuk. Ha dersen Çinliler bir batında doğurmuyor ya elbet çocukların yaşları farklı olacaktı, e 2008’de de zaten Çinlilerin hepsi 7 yaş ve üzeri değildi ne de olsa. Yani oranlarda bir şey değişmeyecekti, ya da yok olan nesilde. Nerden nereyeee...
Üzülüyorum, kızıyorum, tepki gösteriyorum ama şaşırmıyorum artık. Yadırgamıyorum artık, tencerenin içinde suyun ısındığını farketmeyen kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanıp öleceğimi bilmeme rağmen yadırgayamıyorum artık.
P.S: Abdi İpekçi'den olsa gerek aklıma geldi, Amerika'da bir anket düzenlemişler insanların %50sinden çoğunun Paris deyince aklına şehir değil Paris Hilton geliyormuş.
Thursday, April 8, 2010
Sunday, April 4, 2010
AALLLİİİEEEEE
Komik ama burçlara inanıyorum. Çocukluğumda daha burçlar nedir, ne işe yararın tanımını bile bilmezken insanların burcun ne sorusuna verdiğim yengeç cevabı karşısında aldığım allah kurtarsın bakışlarından çok sonra burcumun detaylarıyla tanıştım. Uzun ve zorlu bir süreç oldu. Denial anger bargaining depression acceptance. Bütün süreçleri tek tek yaşadım ama sonunda kabullendim. Benimki de böyle bir burçtu işte. Ayın tek yönettiği, akıl hastanelerinde %60 gibi bir çoğunluğa sahip olan... Sevimli bir arkadaşım da zamanında durup durup bana bulduğu istatistikleri yollardı ordan biliyorum, seri katillerin de %40ı solakmış... Artık sonumuz hayrola
Neyse, sonunda love and hate relationship misali de olsa alışmıştık birbirimize amma velakin yükselen burcumla bir türlü barışamıyordum. Benim gibi şizofreni boyutunda mantıktan yoksun bir insanın yükselen burcu nasıl olurdu da başak olurdu. Bugün öğrendim ki meğer annem doğum saatimi yanlış biliyormuş, babam annemin dediğinden en az yarım saat önce doğduğuma emin olduğunu söyledi, yani yeni yükselen burcum aslan J Bu yeni yükselen burcumu çabuk benimsedim, 10 sene Galatasarayda yüzmüş ve UEFA final maçına Kopenhaga gitmiş bir insandan da başka türlüsü beklenmezdi J Bir süre ortalıkta kükreyerek gezinmeyi planlıyorum. Bugün bir şey daha öğrendim, yükselen burç denilen şey dışardan nasıl göründüğünüzmüş, yani ben aslan görünümlü yengecim. O zaman MGMT ’den gelsin*. Geçen sene Taksim meydandan geçerken, oturmuş gelen geçene not veren çocukların neden bana gelince “fazla gösterişli” dediğini de anlamış oldum :P Kendini beğenmiş mi dedin, yok canım, e aslan dediğin de biraz gösterişli olur J Sanırım buldumcuk olmak diye buna deniyor, aslanlık kisvesi altında sapıtmasam bari... Su burcu olarak, ateş burcu yükselene sahip olmam da süregelen çelişki yumağı modumu açıklar oldu, ya bir yanımı söndürüyorum ya öteki yanımı buharlaştırıyorum. Spotlar altındaki ürkek yengeç.
*evet çok cheesy’im, indie bandlerin bile en popüler şarkılarını biliyorum bir tek, ama benim ihtisas alanım 50ler fransız müziği, ne de olsa teoride sular seller gibi olan bir yengecim. Teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta, bazen ben hümanistim diyor, bazen rasyonalist oluyor, değişik bir psikoloji, bir felsefe idiotloji idiot idiot idiotloji.. aaallliiii
Ayrıca benden fi tarihinde okuduğum istatistiklerin kaynağını beklemeyin, hem kaynak belirtsem nolcak, %60 lafını eden bir ara maili dolanan yalaka astrologun zıt kardeşi :) hem öyle kaynak belirt arşivle bir insan olsam zaten yükselenim başak olurdu ;) fil hafızasına sahibim o ayrı...
Saturday, April 3, 2010
idealization
Şu an hayatında hiç ilişkisi olmamış birinden ilişkiler üzerine büyük laflar okumak üzeresiniz. Ben olsam kelin merhemi olsa başına sürer der geçerdim ya da dur bakalım neler yumurtlamış, biraz gülelim der kalırdım ne bileyim... Kısacası saçmalıyorum muntazaman.
Taa 3 ay önce kursta öğretmen sınıfa karşı cinsten beklentinizi tanımlayın gibi bir şey demişti. Nasıl biri sizi cezbeder? İnsanlar birkaç özellik sıralamıştı, siyah saçlı kızları beğenirim diyen bile olmuştu (baya spesifik). Ben, qui est taillé pour moi demiştim. Kadının çok hoşuna gitmişti. Benim için kesilip biçilmiş. Friends’de “my lobster” der ya rossla rachel birbirlerine, onun gibi... Ama ben ruh ikizine inanmıyorum. Çünkü ilişki yan gelip yatma yeri değildir hahah :P Ruh ikizimi buldum ohh rahatım şeklinde... İlişki de birbirini zorlarsın, geliştirirsin.
What is exciting is not for one person to be stronger than the other...but for two people to have met their match and yet that are equally as stubborn, as obstinate, as passionate, as crazy as the other.
Böyle limitlerini zorlayabilirsin bir tek. Ve nelere muktedir/capable olduğunu görürsün. Bazen çok ingilizce kelime kullanıyorum diye antipatik gözüküyor olabilirim o yüzden belki tercih eden olur diye türkçesini yazdım, ne kadar türkçe sayılabilirse artık.
Neyse demek istediğim şu ki, ben zorlanmayı severim ve ilişki hali de bu duruma bir istisna değil ama işte (bkz. Burada yapılmışı var)
Yine the way we were filminden geliyor, bu film de olmasa ilişkiler hakkında atıp tutacak hiç bir dayanağım olmayacaktı sanırsam hehe :)
Hubbell Gardner: You push too hard, every damn minute. There's no time to ever relax and enjoy living. Every thing is too serious to be so serious.
Katie Morosky Gardner: If I push too hard it's because I want things to be better, I want us to be better, I want you to be better. Sure I make waves you have I mean you have to. And I'll keep making them till you are everything you should be and will be. You'll never find anyone as good for you as I am, to believe in you as much as I do or to love you as much.
Tabii Barbra Streisand drama insanıdır o yüzden bu kadar uç olmak zorunda değil ama genel hatlarıyla gerçekçi bir profil çizdiği kanaatindeyim. Cevabı Hubbell Gardner’da değil, bende de değil... Belki siz biliyorsunuzdur ama biliyorsanız da bana söylemeyin. Çünkü ben içinde 80 yaşında bir babaanne yaşatan, o babaannenin ruhunu fransız müzikleri ve 50’lerin filmleriyle (o yıllar onun 20’li yaşlarına tekabül ediyor :) ) besleyen iflah olmaz bir romantik olarak lobster’ımı bekliyorum. Hoş tam anlamıyla evde oturmuş bekliyorum denemez ama lafın gelişi işte...
Wednesday, March 31, 2010
Thinking out of the box
Dün gece hayatımın ilk “out of box thinking”ini gerçekleştirdiğimi düşünüyorum, iş için üzerinde düşündüğümüz bir konuydu, bugün işe gelince söyledim, beğenildi ama o çalışmayı hazırlayıp yollamışlar. Büyük ihtimalle kullanılamayacak. Ama olsun yıllardır duyduğum deyimin ne olduğunu anlamış oldum kendi çapımda :) İnşallah tek bir seferle sınırlı kalmaz hihi :)
Bu arada nerden gelmiş bu “out of box thinking” deyişi diye merak ettim, biraz deştim. Bu deyim Amerika’da 70li yıllarda ortaya çıkmış. O yıllarda çok popüler bir bilmece varmış; alt alta 3 satır halinde 3 tane yuvarlak çiziyorsun ve elini hiç kaldırmadan bu yuvarlakların her birinin üstünden lineer çizgiler halinde geçmeye çalışıyorsun. Yuvarlakların sınırlarıyla bağlı yapılmaya çalışıldığında mümkün olmuyor. Ancak biraz dışarı taşarak çizdiğin zaman başarabiliyorsun. Dolayısıyla başarman için şeklin dışında düşünmen gerekiyor.
Buyrun;
Bu arada nerden gelmiş bu “out of box thinking” deyişi diye merak ettim, biraz deştim. Bu deyim Amerika’da 70li yıllarda ortaya çıkmış. O yıllarda çok popüler bir bilmece varmış; alt alta 3 satır halinde 3 tane yuvarlak çiziyorsun ve elini hiç kaldırmadan bu yuvarlakların her birinin üstünden lineer çizgiler halinde geçmeye çalışıyorsun. Yuvarlakların sınırlarıyla bağlı yapılmaya çalışıldığında mümkün olmuyor. Ancak biraz dışarı taşarak çizdiğin zaman başarabiliyorsun. Dolayısıyla başarman için şeklin dışında düşünmen gerekiyor.
Buyrun;
Monday, March 29, 2010
Just wanted to praise you
Birkaç sezonunu kaçırmadan izlemiş olmama rağmen uzun bir süredir 24’ü izlemediğim için aklımdan çıkıvermiş. Kiefer Sutherland’in a.k.a. Jack Bauer’ın sesi nasıl bir sestir. Sanırım en seksi ses bu adamın. Sırf “previously on 24” deyişini duymak için erkenden televizyonu açar, dolayısıyla bütün özetleri tekrar izlerdim. Teletabileri yaş haddinden teğet geçebilmiş olsam da, ben de Jack Bauer’ın tekrar özetleri sayesinde salaklaşmış olabilirim. Ne de olsa çekirge öyle çok sıçramaz, bir yerde takılıverirsin çarklara. Takılmasan Chaplin olursun ki kaç milyonda bir çıkıyor.
Benden anca bu kadar Chaplin oldu;
Benden anca bu kadar Chaplin oldu;
Ayrıca tümevarımsa en kralı, Chaplin de solak, bende solağım, e o zaman hepimiz Chapliniz yok o ermeniyizdi. Ya da;
evet en güzeli bu oldu hehe :)
Sunday, March 28, 2010
Sinister
Erkeklerin bile sütyen uzmanı (3. ve 6. dialoglar) kesildiği bir çağda, sütyenler sadece sağlakların arkada bağlayabileceği şekilde ayarlandığı için bunu bile yapabilmekten aciz olan bir solak olarak -önde bağlayıp arkaya çeviriyorum o kadar travmatik bir durum değil ama günlük hayata dair ilginç bir örnek vermek istedim- birazdan bahsedeceğim konuda hep biraz hassas olmuşumdur.
Cennetin sağ, cehennemin sol tarafta olduğu inancından ötürü, bütün tek tanrılı dinlerde sol ele ve solak olmaya en hafifi uğursuz olmak üzere bir sürü sıfat yakıştırılmış. O gün annemin ingilizce kitabında gördüğüm kadarıyla sadece eski Mısır’da ve eski Peru’da inkalılarda solun olumlu çağrışımları varmış. Mısır’da eve sol ayakla girmenin şans getirdiğine inanılıyormuş, Peru’da ise solak olmak toptan şanslı olmak olarak görülüyormuş.
Hala daha karşılaşılabilen bu olumsuzluklar yüzündendir ki bir süre sonra umarsız oluyorsunuz ve solak olan birini gördüğünüzde minik bir gülümseme beliriyor yüzünüzde sanki gizli bir şeyi paylaşıyormuşsunuz gibi. Hatta içlerinden birisi bunu farkettiğini dile getirdiği zaman genelde neye güldüklerini bilmeden gülümser solaklar birbirlerine.
Neyse demek istediğim şu ki haliyle kanıksıyorsun bu durumu bir süre sonra, zamanında solak olanların cadı diye yakıldığını da, insanların (fazla uzağa gitmeyelim, annem) zorla sağlak yapıldığını da... ama o gün bir şey oldu ki kayıtsız kalmam mümkün değildi.
Nereli olduğumu sordular, Türkiye’de önemli olanın babanın kütüğünün nerde olduğu olduğunu bildiğimden, “İstanbul ama babam 20li yaşlarına kadar Adana’da yaşamış” dedim. Aa Adanalısın o zaman deyip eklediler, geçenlerde de Adana’da at eti yedirildiği ortaya çıkmış... “aman farkında olmadan ne etler yiyoruz kim bilir” dedim. Adam “evet, hem zaten savaşta aç kalınca atın sağ tarafını yemek mübahmış” dedi. Benim kan beynime hücum etmeye başladı ama hadi dedim dur dilara sakin ol belki de sandığın gibi değildir. Ve sordum, neden sağ tarafı? Çünkü dedi, dinen sol tarafı yemek günah.
Dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım, çocukları da zorla solak yapmamaları gerektiğini, geri dönülmez zeka kaybına yol açtığını (beynin dominant olarak kullanmaya programlandığı tarafı zorla değiştirerek) falan filan, ama bu konuda konuşmaktan hakikaten yoruldum, bir işe yaradığını bilsem her gün tekrarlarım okuduğum bilimsel olarak kanıtlanmış olan bilgileri ama insanlar dediklerimi umursamayıp gülüp geçtikçe şevkim kırılıyor.
Ve eğer atın sadece sağ tarafının yenmesi, cahil insanların dini yanlış yorumlaması değil de gerçekten dinde yer alan bir şeyse, ben sağ taraf günah gerekçesiyle tam 2 kat fazla at öldürmeye yol açan bir dinin mensubu olmaktan utanıyorum. (öteki dinlerde de öyleymiş dedin ya demeyin, adamlar bu dogmaların neredeyse tamamını ortaçağda bırakıp, dönemin adını da boşuna karanlık çağ olarak değiştirmediler)
bir adım
Üstümden ölü toprak atmış gibi hissediyorum. Bunca yıl hiç umurumda olmamış hukuktan sonra nihayet içimdeki o boşluktan kurtuldum. Stajımdan çok mutluyum, çok şey öğreniyorum, daha da önemlisi öğrenmek istiyorum. Tamamen ezber bozmuş durumdayım, bu yolda nasıl ilerlenir, izlenecek yol nedir, nereye varılır hiçbir fikrim yok, sadece içgüdülerimi dinlemenin dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum :)
Benim ufkumu çok açacağını düşündüğüm bir insanın yanında stajyerim. Şu aralar herkesin konuştuğu Anadolu Sigorta’nın 85. Yıl reklamını da o yazdı. Daha stajımı uzatıp uzatamayacağımı bile bilmiyorum ama yine de bazen bazı insanların kişisel gelişiminizde ne kadar büyük rol oynadığını düşünmekten de kendimi alamıyorum. Lisede böyle bir öğretmenim vardı benim. Sona Küçükyan. Coğrafya, tarih dışında bütün sosyal derslerine o girerdi. Onun verdiği bütün derslerden notum 5 olduğu için artık öğretmen- öğrenci modunda takılmıyorduk pek. Bana bazı bağnaz öğretmenlerden gizli Turan Dursun kitapları verir, Fahrenheit 451 gibi filmler izletirdi. Onun dersinde en öne geçerdim, o da sandalyesini benim önüme çekerdi, gözgöze ders işlerdik, bir keresinde arkamda oturan çocuk “biz çıkalım siz başbaşa ders yapın” diye sitem etmişti :) ben de onun “ilk”iydim ama... :) prensip olarak kimseye 100 vermediği halde (ben dahil, kimse %100lük değildir derdi) benim yaklaşık 10. 99umdan sonra 99 yazıp üstünü çizip 100 yapmıştı :) benim 16 yaş cehaletimle Kürtlere karşı atıp tutmama bile hiç sinirlenmez, “nasıl olsa birkaç sene içinde fikirlerinin değişeceğini biliyorum” derdi. Çoğunluk olmanın verdiği sorgulamazlıkla (istisnalar kaideyi bozmaz) azınlık olmanın verdiği farkındalığın ayırdına ilk o zaman varmıştım sanırsam. Şuanki aklım olsa sosyoloji okurdum zaten. Ama 17 yaşında bir kız olarak, jenerasyonlara kök salmış altın bilezik mantalitesine nasıl karşı koyabilirdim ki. Evet okul bitti gitti ama o 4 seneyi daha verimli geçirmiş olabilirdim diye düşünmekten kendimi alamıyorum işte. Şikayet etmemek için kendi kararlarını kendin vermek gerekiyormuş bunu öğrendim.
Sorgulamam mutlu olduğumu belirtiyor, mutsuz olunca yatıp uyuyan ve numb konuma geçmeyi tercih eden biriyim çünkü. Bir de bu aralar çok duygusalım, resmen sevgi fışkırıyor, kedi fenalık geçirdi artık tutup öpmemden ama onun dışında hakkını veremedikten sonra neden duygu yumağı olarak yoğrulmuşum bilemiyorum. Kahrolsun dizginlenemez hormonlar, kahrolsun ebedi pms :)
Etiketler:
Anadolu Sigorta,
Fahrenheit 451,
François Truffaut,
pms,
Sona Küçükyan,
Turan Dursun
Subscribe to:
Posts (Atom)





