Sunday, February 28, 2010

in an ABSOLUT world

Hussein Chalayan bence yeni bir Fatih Terim vakasıdır. Highly prestigious bir modacı olduğundan, tahminimce birçokları ona laf konduramayacaktır ama vogue’u vööööğğğğgggg şeklinde okumayı hiçbir şey mazur gösteremez bence hahaha! Fake aksanını yesinler. Fatih terimin one point moo' sundan hiçbir farkı yok. Yurtdışında kendini kanıtlamış bir modacıyı publicly ti’ye alan olacak mı bakalım.. Modacı demişken,  aynı kral çıplak hikayesinde olduğu gibi, birileri bir şeyin cool, marjinal ya da ne bileyim alternatif falan olduğunu söylediğinde, beğenmesek dahi anlamıyormuş gibi gözükmemek için bunu dile getirmiyoruz. Modadan zerre kadar anlamadığımı en başında belirterek bu konuda naçizane bir yorumda bulunmak istiyorum.  Ben ki dar pantalon bile (hele de deriyse) yakıştırırım erkeklere (futbolcu gibi bacağı olanlara değil tabii) bu yeni modayı anlayamadım! Gay gibi görünmek neden ve nasıl moda oldu? Sen anlamadığın için sana öyle geliyor diyebilirsiniz ama o gün (Çarşamba) absolutun partisine gittim, allah için tek bir çocuğu seksi bulmadım. Ben modaya moda demem, moda erkeği seksi göstermedikçe... 
Partinin nası olduğuna gelirsek, müzik falan orta karardı, 12 olunca da kışkışladılar ama good company ve bedava absolut bana yetti de arttı bile J

Saturday, February 27, 2010

Rocco

Çocukken en sevdiğim kitap Tom Sawyer’ın maceralarıydı, ne zaman boş vaktim olsa oturur odamda onu okurdum, çit boyama hikayesine hep özenmişimdir hatta sırf bu yüzden yeni bahçemiz için eskiciden alacağımız masa ve sandalyeleri  ben bizzat kendim boyayacağım. Fenerbahçede romantikadaki ve de dolmabahçeden gümüşsuyuna çıkan parktaki gibi dantel motifli demirden masa sandalyeler. Ben tutturdum onlardan almayı, aynı Gümüşsuyunda yaşamayı tutturuşum gibi. Bu kararımdan da ayrıca mutluyum, baya bir nostalji yapıyoruz, aygaz nınını geçiyor, her akşam 10.30da bozacı geçiyor. Yaz gelince de bahçeye bir hamak kurcam ohhh..
Neyse başa dönecek olursak, çocukluğumda daha okumayı sökmeden önceyse ace of base’in kasedini dinlerdim, tekrar ve tekrar. Kasetlerin b yüzünden bir şarkı dinlediğinde a yüzünde 1 şarkı geriye gittiğini farkettiğimde bişey keşfetmiş kadar şaşırmıştım (hafif şapşal bir çocuktum.) 10lu yaşların başında ise artık hayalgücüm de devreye  girmiş olduğundan olsa gerek, tvde çalan madonnanın şarkısını dinlerken yatakta çırılçıplak yatışımı hatırlıyorum (ingilizce bilmediğimden şarkının adını da bilmiyordum ama şimdi düşünüyorum da like a virgindi sanırım, en azından öyle olması gerek :P)
Hayalgücümle paralel ilerleyemedim hayatta bu konuda, ayrı mesele. 5 ay Fransada elime erkek eli değmediğini öğrenince inanamadı dün kurstaki arkadaşlar. Oysaki tek bir cümleyi belleyerek gitmiştim dil dile değmeden dil öğrenilmez.  Hoş dünya tatlısı, 2 metre yarmagül zenci bir talibim olmuştu ama ne yalan söyleyeyim gelecek kaygısı ağır bastı. Once you go black dedim kendi kendime ve ilerisi için seçeneklerimi sınırlamak istemedim. Ne de olsa Rocco gibi beyaz kaynamıyor her yer. Roccoyla ilgili de çok komik bir yazı okudum o gün, Mine Kırıkkanat yazmış, başlık “Bir erkeklik motoru: Rocco Siffredi.” Aşağıda okuyacaklarınız o yazıdan alıntıdır;
Fransız feminist yönetmen Catherine Breillat, kendisini 1999 yılında normal ölçülerde erotik bir filmde oynattı: "Romance". Kadın yönetmen Breillat anlatıyor: "Rocco, son derece rahat çalışılan bir aktör. Ancak varlığı, çekim ekibini oluşturan erkekleri perişan etti. Bir sevişme sahnesini saatlerce çekmemiz gerektiğinde, kahve arası veriyorduk, Rocco kahvesini içiyor, diğer oyuncularla yarenlik ediyor ama hep ereksiyon halinde kalıyor, sonra hiç bir şey olmamış gibi platoya dönüyordu. Önce erkek ışıkçı depresyona girdi, çekimi bırakıp gitti. Arkasından ses teknisyeni Rocco’nun performansına dayanamadı, platoyu ağlayarak terk etti. Yenilerini bulana kadar bir hal oldum..."

nap is my middle name

Öğle uykusuyla olan aşkımız pek ilk görüşte aşk değildi açıkçası. Daha çok büyük aşklar nefretle başlar kıvamındaydı. Annem zorla yatırırdı kendiyle birlikte, döner döner bir türlü uyuyamazdım. En sonunda ıı hadi uyu diye popoma vururdu hafiften, dönmeyeceğim diye kendimi kasmaktan en sonunda uyuyakalırdım. Hoş uyuyakalmam bu kadar sancılı olmasına rağmen akşam 8e kadar uyurdum o da ayrı mesele ☺ babam işten gelirdi, enseme burnunu sokardı oooh ekşimik kokuyo derdi. Bıyıklarıyla öperdi beni. Bende kıllıkların batıyo derdim. Babam bıyıklarını keseli yıllar oldu ama ben hala daha en çok ensemden terlerim, ne zaman çok dans edip terlesem, yaz bile olsa, gecenin o rüzgarına çıkınca mutlaka ertesi güne boynum tutulur. Tufan da hep benle babaannesin kızım sen diye dalga geçer. Hoş son zamanlarda pek geçemiyor çünkü en son onunda boynu tutuldu, kaç gün nazlandı, bengayı elinden düşürmedi, ay ay ay falan diyordu dönerken hahaha. Yüzü yok anlayacağınız ☺
Ayrıca ben öğle uykusunun gece uykusundan kesinlikle daha dinlendirici olduğunu düşünüyorum. Hele yemek sonrası için geçince koltukta mayışmak...
dün hele bir de haftaiçi olmasına rağmen öğle uykusuna fırsat bulunca, bu yazıyı ona olan aşkıma adamak istedim :)

Friday, February 26, 2010

mister fahrenheit

metroda hukuktan bi arkadaşıma rastladım. o da maslakta çalışmaya başlamış. sen napıyosun? dedi. benim biraz karışık dedim. branş mı değiştirdin? dedi. evet, dedim. reklam mı? dedi. şaşkın kalakaldım. nerden bildin? dedim. senin mayanda var, hep görüyordum ama belki hukuku seversin, ben etkilemiş olmayayım diye söylemiyordum dedi. mutlucuk oldum hihi :) as if i needed another excuse to be happy...

don't stop me now don't stop me
cause i'm having a good time having a good timeee

god save the "queen" hahahaha

Thursday, February 25, 2010

anlamsız

Duygu sömürüsünden nefret ederim (Belki bazen annemle babama yapıyorumdur ama ona naz deniyor di mi hihi) neyse demek istediğim şu ki bu yazdıklarımı ajitasyon bağlamında değerlendirmeyin lütfen.
Ben bu hayatta gerçekten çok şey kaybettim. Maddi olsun manevi olsun. Ama hep çok mutlu bir insandım. Belki de bu yüzden benden çok daha fazlasına sahip olan insanlar bile beni kıskandılar hep. Güçlü durmalıyım gibi bir çaba göstermem de gerekmedi açıkçası, öncelik sırasıyla alakalı bir şey sanırım, hiç umurumda bile olmadı çoğu şey. Ama işte bütün bunların hiçbiri bugünü kolay atlatmamı sağlamıyor. Bugünün bir tesellisi yok ve ben bugün gözlerimin dolmasına engel olamıyorum, çabalasam dahi…
Bir sürü şarkı var sabahtan beri aklıma gelen ama en doğrusu sabah ilk uyandığında aklına gelendir değil mi? Doğum günün kutlu olsun mutlu ol senelerce sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene…
Yüreğim sızlayarak fark ediyorum “bu sabah yine her sabahki gibi sıkıldım İstanbul’da, hele bir de sen yoksun ya çok yazık” şarkısının daha uygun olduğunu…
Ama ben yine de yakıştıramıyorum mervem, varsın ayrılık ve kayıp üstüne milyon tane şarkı olsun, sen yine bana bizim şarkımızı söyle usulca, wherever you go, whatever you do, i will be right here waiting for you… Nasıl da bir şarkı seçmişiz meğer. . Bazen diyorum acaba huzursuz ediyor olabilir miyim bu kadar anarak? Ya da saygısızlık ediyor olabilir miyim yazarak? Ama biliyorum sen takılmazsın böyle şeylere.
Bana komik geliyor benim onla şöyle çok anım vardı diye ortaya çıkıp acısının büyüklüğünü insanların gözüne sokmaya çalışmak. Hatta insanlara kalpsiz gibi gözükmüş bile olabilirim kimseyle bir şey paylaşmayarak. Ama söz konusu sensen, ben kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilim. O yüzden bir tek şunu söylemek istiyorum ki benim için benimle birlikte hayaller kurduğun için teşekkür ederim. Bana hayallerin vazgeçilmez olduğunu öğretmiş oluşun her ne kadar bizimkilerin hiç hoşuna gitmese de (onlara göre boş işler peşindeyim, hukukta kalmak varken…) ben artık görebiliyorum ki hayallerinden vazgeçmiş bir insan ölmeye başlamış demektir.
Çok da uzatmanın anlamı yok sanırım, ne desem boş çünkü. Doğum günün kutlu olsun.

Tuesday, February 23, 2010

sans bagage et le cœur libéré en chantant très fort

içimdeki sovyet aşkı bambaşka.. dikkatinizi çekerim sovyetler değil, sovyet. tekil. çünkü topluluk olanını değil (bkz. sovyetler birliği) birey olanını gördüm :) anne diyorum bi erkek arkadaşım var artık benim, aa nereli diyor annem (yabancı bulduğumu nerden biliyorsa? rüya işte..) "hani sen st. petersburg diyorsun ya, o leningrad diyor" diyorum. aaaaaaaaaaaa sovyet rusu bulmuşsun diyor annem. o da ne demekse hahaha. senin yaşında sovyetler zamanını hatırlayan rus mu kaldı diye mantık aramayınız lütfen.

yazmak artık bastırılamaz bir dürtü halini aldı bende. bu notları aldığım kağıdı fünikülerde yanımda bölüm başlığı tebliğ, amel ve bilmemne olan bir kitap okuyan başı kapalı bir kızdan rica ettim (zaten öteki yanımda oturan adamın gazetesinde sovyet dönemiyle ilgili bir makale görünce hatırladım rüyamı da) bir önceki yazım için kağıdı da adalet komisyonundaki kızdan müsvedde kağıdınız var mı diye istemiştim, sanırım not defteri taşımamın vakti geldi.

uzun zamandır dinlemiyordum, if i were a rich man şarkısını.
"There would be one long staircase just going up,
And one even longer coming down,
And one more leading nowhere, just for show." özellikle bu kısım beni çok güldürür. one even longer.. sanki mümkünmüş gibi :))) ne zaman dinlesem aklıma annemin zamanında anlattığı fıkra gelir. fakir köylüye sormuşlar, zengin olsan naparsın diye, "soğanın sadece cücüğünü yerim" demiş. insanın hayalgücü ve isteyebilecekleri bile gördükleriyle sınırlı galiba. benimkiler beni her yere sürüklerlerdi peşleri sıra :) annem 5 yaşında Japonyaya götürdüğünde, kıvırcık saçlı olduğum için olsa gerek japonlar beni çok sevmişlerdi. yolda durdurup fotoğraf çektirip (bkz. japonlar ve fotoğraf makineleri) çikolata falan veriyorlardı. geri döndüğümüzde "ben japon kardeş isterim!!!" diye tutturmuştum gerçi ama olsun :)

final bottom is bu kadar yabancılardan ve yurtdışından bahsettikten sonra bu başlığı koymam kaçınılmazdı sanırım.

nothing's gonna change my world

2. Asliye Hukuk Mahkemesindeki stajımı "bitirdiğim" için yeni staj yerim belirlensin diye çıkış kağıdımı alıp Sultanahmet'e gittim. tramvay durağında karşıdan karşıya geçerken, manyağın teki 2 tane küçücük hintli kıza (biri 15-16 yaşında biri daha bile küçük) hadi hadi diye bağırıyordu. daha ben nolduğunu anlayamadan, adam kızlardan birini yolun ortasına itti. öteki istikametten de tramvay geldiği için kız napcağını şaşırdı ve mecburen manyak adamın durduğu yere geri döndü. tramvay geçtikten sonra da korkudan titreye titreye karşıya geçti. ben adama üstüne atlayıp parçalayacakmış gibi bakıyordum ama işte yapamadım. öfkeden gözüm döndüğü anlarda bile bazı şeylere cesaretim olmuyor, basiretim bağlanıyor. ne kadar acıklı ki bu davranışım bana Fight Club filmindeki bir sahneyi hatırlattı. hani o hafta için tek bir ödev verilir; "bu hafta hiç tanımadığınız biriyle kavga edin." adamlar kavga başlatabilmek için neler yaparlar ama sokaktaki kimse onlarla dövüşmeye yanaşmaz. korkak ve pısırıklardır. acırsın o kavgadan kaçınmak için ne yapacağını şaşıran insanlara... bugün öfkem geçtikten sonra ilk hissim o oldu, self-pity. ne kadar zavallı ve acizsin dedim kendime, yazık... birkaç adım gittikten sonra bari kızları bulup adam adına özür dileyeyim dedim ama bakındım göremedim.

onun dışında kendi minik bubble'ımda olup bitenlere dönersek, dün akşam Babylonda Beatles remasters party vardı, ona gittik. kopkopçu hareketin duayeni, her şey için ne kadar teşekkür etsek yetmeyecek olan Ceren Hanım organize ettiği için (hem de 1 gün içinde!) baya kalabalıktık. ama allahtan Babylon çok kalabalık değildi de rahat rahat dağıttık :) Mert'e doğumgünü hediyesi olarak kalp şeklinde kırmızı balon almışlar bi ara abartıp onla voleybol oynamaya başladık, kendi aramızda başlayan oyun balonun hakimiyeti haliyle biraz zor olduğu için bütün salona yayıldı :) ben bi ara kaptırdım adamın bitanesinin suratının ortasına şak diye geçirdim (sağ elimle çok güçlü vurmuş olamam diye kendimi avutmak istiyorum ama bu büyük ellerle..zor..) adama vurduğumu gören Tantan tepine tepine gülmeye başladı meğer benden hemen önce balona vurcam diye aynı adamın suratına o da vurmuş hahahaha :)))) adam koşar adımlarla salonun öbür ucuna gitti. hem yüzmeden bir arkadaşım da geldi.. güzeldi velhasıl kelam

staja gelirsek, güzel geçiyor. its getting hard to be someone but it all works out demek istiyorum :) kuzenimin Avusturyalı kocasının en sevdiği kelime öbeğiyle bağlayayım, inşallah maşallah...